19 Kasım 2017

Adamsın Buffon Adamsın De Rossi

Fazla kullanıldığında kıymetini yitiren kelimeler, cümleler var hayatta: “Seni seviyorum, sen mühimsin” Güzel sözleri çok duymanın israf olduğunu düşünen de var duymak isteyen de. Bir de sonsuz kredisi olanlar: “Nasılsın, Günaydın” gibi. İnsanların şehir hayatında birbirlerine söylemekten imtina ettiği, unuttuğu basit kelimeler. Bir de hayatımıza son yıllarda biraz da sosyal medyanın hercailiğiyle giren garip kelimeler var. "Adamsın" gibi.. Oysa ne çok sıfat vardır aslında o "Adamsın" denilen insanlara söylenebilecek. İyiyi, güzeli alkışlamak için ne çok sıfat kullanılabilir... Şimdi size iki kaybeden adam hikayesi anlatacağım, sonunda hep beraber "Adamsınız" diyeceğiz!
Dört kez 'nı kazanan İtalya için 2018 Rusya bir başkaydı. 1970'de final oynayıp kaybettikten 12 yıl sonra kupayı kazanmışlar, bir 12 yıl sonra Baggio'nun penaltısıyla yıkılmışlar, ondan 12 yıl sonra da 2006'da Berlin'de kaptan Cannavaro kupayı kaldırdığında "Her şey gerçek" manşetini attırmışlardı gazetelerine...
Rüyanın 12 yıl sonra Rusya'da sürmesine İsveç engel oldu ve İtalya 60 yıl sonra Dünya Kupası'nın dışında kaldı. 20 yıl önce yine bu mevsimde 98 Dünya Kupası için Rusya ile play-off maçına karlı sahada çıktıklarında kalecileri Pagliuca 32. dakikada sakatlanınca yerini 19 yaşında bir gence bırakmıştı.

'un 175 maçlık milli takım kariyeri o soğuk akşam başladı ve bu hafta San Siro'nun çimlerinde gözyaşlarıyla sona erdi. Juventus küme düştüğünde bile terk etmeyen ve dünyanın bir numaralı kalecisiyken İngiliz devlerine "Hayır" diyen Buffon ilk kez kaybetmiyordu elbette.
2002'de, 2004'te ilk turu geçememişler, 2012'de finalde kaybetmişlerdi milli formayla. Elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlayıp kameraların karşısına geçen Buffon "Bugün tek amacım bir gün milli takımda oynamayı hayal eden çocukları üzmemekti, başaramadık, özür diliyorum" dedi.
Kaybederken bütün dünya sizi sevebilir mi, bütün dünya sizinle empati kurabilir mi? Buffon kadar samimi ve profesyonelseniz, evet. Milan'a giden eski takım arkadaşı Bonucci'ye saha ortasında sarılıp ağlayan bu adamın bize anlattığı ne çok şey var aslında.


Satın alınabilecek her şeye sahip olan bu adamlar, paranın satın alamayacağı duygular olduğunun farkında çünkü. Siz inanmayın "Geleceği garanti altına almak" fikrine. Kim bu dünyada geleceğini garanti altına almış ki!
İnsan bittiğinde, bittiğine değil, bugünden sonra yaşayamayacaklarına üzülür bu fani dünyada. Hani çay yine demlidir ama o demli çayı içtiğiniz insan yoktur ya masada, işte ondan...

Buffon gibi 12 yıl önce Berlin'de Dünya Kupası kadrosunda olan Daniele 'nin bize o gece yaşattıkları Buffon'un hikayesinden farklı değil. İtalyanların sert çocuğu belki ağlamadı ama futbol dünyasına iki ders verdi o akşam.
Hocası Ventura oyuna girmesi için ısın talimatını yollamıştı. 34 yaşındaki Daniele de Rossi delirdi ve "Ben niye giriyorum ulan? Beraberlik mi bize yarıyor? Kazanmamız lazım. Insigne (skor üretip, asist yapacak adam) girsin" dedi.
Teknik adamın kararına saygısızlık gibi algılayabilirsiniz ama değil. De Rossi oyuna girip 40 metreden 90'a topu asıp, milli kahraman da olabilirdi ama futbolun doğrusunu söylemeyi tercih etti. 80 bin İtalyan, İsveç Milli Marşı'nı ıslıklamıştı santra öncesinde.


Buffon alkışlarla ıslıkları dindirmek istemiş başarılı olamamıştı. Daniele de Rossi fazlasını yaptı. Maçtan sonra Dünya Kupası hayallerini sona erdiren İsveçlilerin takım otobüsüne gitti ve "Milli marşınızı ıslıklayan vatandaşlarım adına sizden özür diliyorum. Rusya'da başarılar" dedi.


"Adamsın" hikayelerinden bize kalan mı? Tribünlere değil, kulübünün iki rengine, milli takımının armasına, bayrağına oynayan, profesyonel ahlakı yüksek, yenilen ama vazgeçmeyen, kaybettiğinde sindirebilen ama kazanmayı da bilen gençler yetiştirmemiz lazım memleketimizde.


Buffon ve De Rossi gibi adamlar efsane futbolcu oluyorlarsa bunun nedeninin sadece yetenek olduğuna inanan futbolcu ya da futbolcu olma hayali kuran gencimiz varsa eğer aynanın karşısına geçip "Adam mıyım?" diye sormak yerine şunu sormalı: "Bittiğinde, nasıl hatırlanırım?"

15 Kasım 2017

Bütün Yollar Neden Roma'ya Çıktı?



Dört Dünya Kupası’nın sahibi, futbol tarihinin efsane liglerinden biri olan Serie A’nın sahne aldığı İtalya’nın 60 yıl aradan sonra finallere gidememesi sadece ülkeyi değil bütün dünyadaki futbolseverleri şoka uğrattı. Mavi formalarını Savoy Hanedanı’ndan, bayraklarını cumhuriyetten döneminden alan ve her mili maçta büyük bir coşkuyla marşlarını söyleyen İtalyanlar neden Rusya’daki Dünya Kupası’nı evlerinde izleyecekler?

2006’da Berlin’de Dünya Kupası’nı kazanırken yıldızlar topluluğu olan İtalyan Milli Takımı son 10 yılda Pirlo dışında oyunu domine edecek star üretemedi. Baggio, Del Piero ve Totti’nin ardından bayrağı teslim alan Pirlo da futbolu bırakınca Gök Mavililer, 3 kuşak öncesi İtalyan olan Brezilyalı Jorginho’yu İsveç ile oynadıkları hayati maçta ilk kez milli formayı verdiler.

Bellotti, Immobile, Zaza (son maçta sakattı) yetenekli santrforları olan İtalyanlar orta saha ve kanatlarda topu golcülerine getirecek adamları yetiştiremediler. Insigne gibi bir hücum silahını da teknik direktör Ventura oyuna sokmamak için adeta direndi. Bir zamanların en popüler ligini Avrupa arenasında son yıllarda Juventus dışında başı dik tutan takımları yoktu. Kaleci Buffon ve defans üçlüsünü milli takıma gönderen, orta saha ve forvette yabancı futbolcuları kullanan Juventus görevini yaptı ama Milan, Inter, Roma, Lazio ve Fiorentina gibi takımlardan milli takıma çıta atlatacak adam gelmedi.

Futbolda jenerasyon kaybı İtalyanları da vurdu. Forvet hattındaki oyuncular genç ve tecrübesiz, defans hattı ise çok tecrübeli ama yaşlıydı. Benzer problemi genç kuşaklarının kazanması için iki kupa bekleyen Almanlar da yaşamıştı. İtalyanlar iki farklı jenerasyon kaynaşmasından istediklerini alamadılar.

Conte, Allegri, Mancini ve Spalletti gibi usta teknik adamlar varken 69 yaşındaki başarısı olmayan Ventura’yı göreve getiren İtalyan Futbol Federasyonu adeta intihar etti. Ventura da 3-5-2 ısrarıyla İsveç eşleşmesinde takımı felakete sürükledi.

Elemelerde İspanya ile aynı gruba düşmeleri ve belki de İsveç duvarını play-off’ta rastlaşmış olmaları şanssızlıktı ama İtalyanlar futbol tarihine kaybedilmemesi gereken maçları kaybetmeyen takım olarak adını yazdırmıştı. 1970’de finalde kaybeden, 82’de kazanan, 94’de Baggio’nun uzaya attığı penaltıyla yıkılan ve 2006’da kupayı kazanan İtalyanlar, “12 yılda bir final oynar” sihrini Berlin’den 12 yıl sonra Moskova’ya taşıyamadılar ve bütün yolları Roma’ya çıktı ve son sözü de Buffon söyledi: “Tek amacım bir milli takımda oynayamayı hayal eden çocukları üzmemekti. Başaramadık. Özür diliyorum.”

12 Kasım 2017

Donmamak için Koş ve Konuş Adebayor


Emmanuel Adebayor, Süper Lig’de oynayan en heybetli aynı zamanda kariyeri en parlak santrforlardan biri. Onu Başakşehir kulübüne getiren yılların hikayesini paylaştığı So Foot dergisindeki röportajından tanımanız için sözü kendisine bırakıyorum:  “Ailem Nijeryalı ama ben Togo’da doğduğum büyüdüğüm için kendimi Togo’lu hissediyorum. Annem Togo-Gana sınırında açık pazarda et satardı, hayal edemeyeceğiniz kadar yoksulduk. Evin damı akardı, elektrik, tuvalet yoktu.. Ailede en ufak bendim. Çocukluğumda yürüyemeyediğim, ayaklarımı hissetmediğim de sonra kilisede benim için edilen duaların ardından kalkıp yürümeye başladığım da doğrudur, insanlar bunu bir şehir efsanesi sanıyor ama ben buna mucize diyorum. Futbolcu dayıkm Djima Oyawole olmasaydı futbolcu olamazdın. Onun formasını giydiği Metz’den önce Lome diye ufak bir kulübe gittim, ne krampon verdiler ne de malzeme. Uzun boylu ve çok zayıftım. Antrenör geldi ve bana “Üflesem uçarsın, senden futbolcu olmaz” dedi. Ağladım ve dayımın yanına koştum, akşam antrenörün kapısını çaldık ve dayım “Yeğenim çok yetenekli, bir idmanda görmeden karar verme” dedi. O idmanda göze girdim, evden antrenmana gitmek için her gün 15 km. yol yürüyordum, bir gün idmana geç kalmadım. Togo U15 takımıyla sonuncu olduğumuz Burkina Faso’daki şampiyonada en iyi oyuncu seçtiler beni.  Ajax beni çağırıyordu ama havaya girmiştim, Visa için evrakları bile doldurmadım. Üç ay sonra İsveç’teki gençler turnuvası Metz kulübünde önümü açtı. Kanu benim idolümdü ve daha ligde oynamadan ülkem Togo’da beni kral ilan ettiler, Metz’e giderken havalanaında 250 kişi davul çalıyordu arkamdan. Gülmeyin, futbolun kralıydım, Fransa Ligi’ne gidiyordum. Ekim 99’da Metz geldiğimde birkaç tişörtü, üç gömleği iki de kasketi olan 50 kg bir gençtim, bana güldüler, utandım ama daha da kötüsü dondum. Metz buz gibiydi, birkaç gün soğuktur geçer dedim ama geçmedi,  idmanlarda soğuktan ayaklarımı hissetmiyordum, imza günü “Ben yapamayacağım” dedim, antrenörüm “Koş ve koşarken konuş Manu” dedi, dudaklarım buz kesmişti, nasıl konuşacaktım ki!
O gün şunu düşündüm, Togo’ya dönersem bir ay kral bendim, 400 Frank’ım bittiğinde peki ne yapacaktım? Kaldım ve alt yapının en iyisi olmayı başardım. Metz ile 1. Lig’de 10 maç oynadıktan sonra beni  Milan, Juventus, Chelsea istedi ama hocam “Manu ikinci ligde kal ve geçen sezon yaptıklarının tesadüf olmadığını ispatla ve 11 oyuncusu olduğunu herkes öğrensin” dedi. Ona inandım, aynı zamanda orada harika bir “kardeş”im oldu, Mamadou Niang (Fenerbahçe’nin eski santrforu) Metz’den Monaco’ya gittim, Morientes, Nonda, Rothen ve Giuly takımın kralıydılar, Deschamps beni transfer etmişti ama ertesi sezon gelen İtalyan hoca  bana “Sen kimsin, seni tanımıyorum” dedi. Gitmek vaktiydi anlayacağınız… Ülkemde tatildeyken Arsene Wenger aradı ve Arsenal’e gelmemi ama bu haberi de gizlememi istedi. Delirdim, idolüm Kanu’nun takımı beni çağırıyordu ve bunu kimseye söylemeyecektim. Başka şansım yoktu, Wenger’e “Sizin teklifiniz benim için onurdur” dedim.  Arsenal’de Thierry Henry’den çok şey öğrendim, bana “İnsanlar Titi sen çok güçlü ve yeteneklisin diyor ama ben günde ekstra idman yapıp 100-200 şut atıyorum, bunun farkına varmıyorlar” demişti,  Barcelona’ya giderken “Arsenal’in anahtarını sana bırakıyorum” sözünü hiç unutamıyorum. Wenger, bir gün gelip “Artık ayrılman lazım” dediği gün şaşırdım çünkü Van Persie beni sevmiyordu. Manchester City’e gittim ve Arsenal’e gol attığımda uzak kale tarafındaki Arsenal taraftarlarının önünde sevinebilmek için 80 metre depar attım, bir tek takım arkadaşım durduramadı beni, aileme, bana küfretmişlerdi, ellerine geçen her şeyi atmaya başladılar ama kafamı bir saniye bile eğmedim. Size bir şey söyleyeyim mi o an, hapishane kapısından çıkıp özgürlüğüne kavuşan bir insan gibi hissettim kendimi… Ki o ailem, annem, kardeşlerim beni her zaman param için sevdiler, kaç kez intiharı düşündüm onlar yüzünden…

Arsenal neden şampiyon olamıyor onu da söyleyeyim size. Futbolu çocuklarla oynuyorlar da ondan, karşısınızda John Terry, Drogba olunca duvara çarpmış gibi oluyorduk, orta sahalarında Essien, Ballack vardı biz de de sürekli sakatlanan küçük adam Rosicky. Nasıl kazanacaktı ki? Küçük maçları yetenekli adamlarınla alabilirsin ama çoluk çocukla Old Trafford’da kazanamazsın… Mancini futbolculuğunda yıldız olabilir ama teknik direktörlüğü beş para etmezdi. Bugüne kadar ne kazandı ki? Her geldiği kulüpte 40 oyuncu alır, Man. City’de ben varken düşün ki Dzeko, Balotelli, Tevez ve Agüero’yu aldı bir de bana “Sen bana lazımsın” dedi. Çıktım gol attım, ertesi maç yoktum. Takım kendi arasında onu hep çekiştirir, kimse Mancini için oynamazdı. Real Madrid’e gelene kadar Arsenal vs için büyük kulüp diyordum ama orası bir başka alemdi. İlk gün bir malzeme seti verdiler, bütün sezon için sandım, meğerse haftalıkmış, ertesi gün idmana geldim, çocuklarınız için puset lazım mı dediler, bir gün sonra sponsorun yeni televizyonu çıkmış, devasa ekran, eve yolladılar. Bana kalsa Real Madrid’den ayrılmazdım da, işte hayat…. 

5 Kasım 2017

Chelsea'yi Yöneten Kadın
Marina Granovskaia


Juventus’ta kazanabileceği her şey kazanıp, her İtalyan teknik adamın hayali olan “Maviler”i, milli takımı da çalıştırdıktan sonra Chelsea’nin başına geçen Antonio Conte için geçen yıl bu günlerde Pep Guardiola’lı Manchester City karşısında işi zor yorumları yapılıyordu. İtalyanların sert çocuğu sezona sırtladı götürdü, üçlü defansı onun sayesinde geri döndü bile denenebilir. Dünyada birçok teknik adam için ilham kaynağı oldu ve Chelsea şampiyonluğu kucakladı. Hafta içinde Roma deplasmanında 3-0 mağlup olduktan sonra Antonio Conte’nin Chelsea’deki günleri sayılı yorumları yapılıyor, o da zaten “Memleketimi özledim, buralarda çok kalmam” demişliğiyle valizini topluyor. Peki dünyanın en muteber teknik adamlarından biri sezonu şampiyon tamamlamışken nasıl olur da üç ayda bütün ilişkiler kopma noktasına gelir. Futbol dünyasının belki de en etkili kadını Marina Granovskaia ile birazdan tanışacağız ancak soruya cevap bulabilmek için onun ve Chelsea’nin patronu Roman Abramoviç’in hikayesini hatırlayalım:


Roman Abramoviç futbol dünyasına adımı atana kadar, Rusya ile iş yapan uluslararası şirketlerin patronları, yöneticileri dışında kimseye bir şey ifade etmeyen bir isimdi. 18 aylıkken annesini, 4 yaşında babasını kaybeden ve amcası tarafından büyütülen Abramoviç, Moskova'dan çok uzaklarda Komi'de (Sibirya) büyüdü. Ukhta'da eğitimini tamamlayan Abramoviç, Sovyet Ordusu'nda fazla vakit kaybetmedi. Sonraları çok daha büyük oyuncakları olacaktı fakat ilk işi plastik oyuncaklar üretmek oldu. Gubkin Petrol şirketinde çalıştığı günlerde hayatını değiştiren adam, Boris Berezovsky ile tanıştı.Boris Yeltsin döneminde yıldızı parlayan "oligark" Berezovsky'nin altın yıllarında, ülkenin 5. büyük petrol şirketi Sibneft'in yönetim kuruluna girdi. 1992'de başlayan işbirlikleri Rusya'da Yeltsin döneminin kapanıp, Putin'in başa gelmesiyle “sözde” sona erdi. Putin'in afarozuna uğrayan ve İngiltere'ye iltica etmek zorunda kalan Berezovsky'nin hisselerini satın alan Abramoviç, artık dolar milyarderiydi.Artık eğlence zamanıydı. Chelsea'yi kurtardığı gün İngiliz medyasına "anlamlı" konuştu: "Biz Ruslar erken yaşta ölürüz, sadece bir hayalimi gerçekleştirdim.” Dünya Abramoviç’i Mourinho’nun ilk döneminde Chelsea gol attığı tribünde güzel sevinen patron olarak tanıdı. 


Marina Granovskaia ise gizemli kişiliğiyle Londra kulübünün yönetim katında patronun kulağı gözü olarak işe başlamış bir iş kadınıydı. Moskova’da yabancı diller üzerine eğitim alan ve Abramoviç’in sonraları 7.5 milyar Euro’ya sattığı Sibneft’te işe başlayan “Demir Leydi” Granovskaia geride kalan 13 yılda İngiliz kulübünün aldığı ve sattığı tüm futbolcuların kontratları için kulüpler ve oyuncu menajerleriyle masaya oturan isim olmayı başardı. Londra’da özel hayatını gizleyen, Facebook hesabını bile
 kapatan Granovskaia bugün futbol dünyasında en etkili kadın yönetici olarak kabul ediliyor. Patronu Abramoviç’in kovduğu Jose Mourinho’yu geri getirebilmek için aylarca Portekizli teknik adama dil döken ve sonunda başaran Granovskaia, Chelsea’nin genç oyuncu politikasını da belirleyen isim. Çok sayıda genç oyuncuyu Avrupa’nın dört bir köşesine kiralık olarak gönderen Granovskaia, Hollanda’nın Vitesse Arnheim kulübünü de pilot kulüp olarak kullanıyor.
Fernando Torres’in Liverpool’dan Chelsea’ye transferi, Eden Hazard’ın takıma kazandırılması, kaptan John Terry’ye yeni kontrat vermeyip pazarlık masasından kovması, Çin’e Oscar ve Ramires’i 100 milyona yakın bir rakama satması kadar kulübün sponsorluk anlaşmalarındaki başarısı da Granovskaia’yı İngiliz kulübünde bir numara yapmaya yetti. Nike ile yıllık 60 milyon Sterlin’e yapılan anlaşmaya imza atan Granovskaia şimdi büyük bir krizi yönetmek zorunda.

İstediği oyuncular alınmadığı ve transfer görüşmelerinde yer almadığı için sezona kalbi kırık başlayan teknik direktör Antonio Conte’ye patron Abramoviç artık selam vermiyor.

Başarı kriteri Şampiyonlar Ligi Kupası’nın kazanmak olarak açıklayan Rus patrona bu kupayı getirenin “geçici” olarak göreve gelen Roberto di Matteo olduğunu hatırlarsak; “Demir Leydi” Granovskaia’nın bugünlerde ne aradığını bilebiliriz. Marina Granovskaia’nın transferi olarak bilinen Diego Costa’yı takımdan göndermeyi başaran Antonio Conte, 1-0 öne geçtiği maçı üçlü defans da oynasa 4’lü de denese 2-1 kaybedecek… Evet goller Marina Granovskaia ve Roman Abramoviç’ten… 

Mavi Umuttur Hayatta
Ve Bordonun Yanında


Bu akşam Trabzon’da Trabzonspor-Galatasaray maçı var. Sadece 50. yılında değil her sezona şampiyonluk parolasıyla giren ev sahibi takım bu 90 dakikaya liderlik koltuğunda oturan rakibinin 14 puan gerisinde çıkacak. “9 haftada bu fark nasıl oluştu?” sorusunun cevabı spor sayfalarında aranıyor haftalardır, gelin 9 yıl öncesine dönelim. Trabzonspor’un Karadeniz Derbisi’nde Rizespor’u 4-0 yendiği 28 Ocak 2008’e… Maçı, galibiyeti değil, Trabzonspor ve kazanma kültürünü sorgulamıştım hiç yayınlanmayan bu satırlarda:

“Tamam belki de coğrafya bilgimiz kıttı ama Trabzon'u çok daha büyük bir şehir olarak kurgulamıştım kafamda çocukluğumda. Haritayla öğrenilmez ki hayat, gitmek lazım. İlk kez ayak bastığımda ve çarşıyı gördüğümde "Bu kadar mı?" demiştim. Sebebi Trabzonspor'du. Trabzon'u büyük gösteren şehrin futbol takımıydı. Kolay mı;  o şampiyonluklar, gelen çıkamamış Avni Aker'den, ligin her zaman en sert deplasmanı. 3 Büyükler’in yıllar boyunca "beraberlik iyi sonuç" dediği şehir Trabzon... O gidişlerin sayısı arttıkça sevdim Trabzon'u. Çardak Pide'de İstanbul'un 3'de 1 fiyatına karın doyurmayı; Maraş Caddesi ve Uzun Sokak'ta yürümeyi... Yol üzerine futbolcuların fotoğraf kağıdına basılmış kartpostallarını satan işporta tezgahı, envai çeşit bordo mavi aksesuar. Meydanda çay bahçesinde süzgeç yüzü görmemiş demli çay. Anadolu'da çok şehirde o gün maç olduğunu bilmezsin, Trabzon'da deplasmanda olduğunu sana hatırlatırlar. Otelin iki cephesinde de birikir taraftar, maçın önemine göre sabaha kadar davul çaldıkları da olur kapı önünde. Rakip takım stada giderken 200 kişi otobüse tezahüratlarla gözdağı verir. Avni Aker alemdir, ilk 20 dakikada Trabzonspor atarsa o gün zor çıkarsın oradan, taraftarı şahlanır, dar eder sana sahayı. Formül, ilk golü atıp Trabzonsporlu futbolcuları taraftarın pençesine teslim etmektir. Sen aradan sıyrılıp, 3 puanla dönersin memleketine. Sabahtan akşama kadar Trabzonspor'u konuşurlar şehirde.”

Her yeni transferde taraftar sorar biz futbol yorumcularına: “İş yapar mı?” Bazen doğru tespit yaparsın bazen yanılırsın, futbol bu; güzel ve zor oyun ama mesele bu değil.. 9 yıl önce de teknik direktör Ersun Yanal’dı, 15 gün öncesine kadar da Ersun Yanal… Yönetimler değişir, teknik adamlar değişir, futbolcular değişir de değişmemesi gereken kazanma kültürü değil mi? Büyük takımları büyük yapan kazanma kültürü… Bir kere kulübün genlerine girdiğinde çıkmayan ama zaman zaman unutulan, unutturulan kazanma kültürü…
Son 15 yılda Avrupa futboluna damga vuran kupa bırakmayan Barcelona’nın tarihinde geçtiği karanlık tüneller, sıradan jenerasyonlar, istifalar, mağlubiyetler, hayal kırıklıkları yok mu? Borussia Dortmund iflas etmemiş miydi? Atletico Madrid, 1996’dan 2011 yılına kadar neredeydi? Yıllardır “Aranıyor” ilanı verilen Valencia bu sezon küllerinden doğmadı mı? Milan ve Inter neden geçmişlerini arıyor?  Futbolu sevenler bu soruların cevaplarını biliyor. Trabzonsporlular da biliyor. O zaman bir zamanlar işleyen doğru formülü hatırlamanın vaktidir. Rol modeli Manchester City (yeni patron, büyük sermaye), Juventus (kulübün başkanı değil zengin sahibi Agnelli Ailesi), Bayern Münih (güçlü finansal kaynaklarıyla rakiplerinin aslarını satın alan) değildir.
Örnek Barcelona’dır çünkü Katalanların kulüplerine aidiyet duygusu Trabzon’da da vardır. Trabzonlu başka takım tutmaz. Anadolu hiçbir şehrinde bu oranı yakalayamazsın. Türkiye'nin her deplasmanında o şehirde yaşayan Trabzonlu; illa ki doldurur tribünü, “Bize her yer Trabzon”dur kısaca…  Barcelona futbolcu yetiştirir ve değer verir. Trabzonspor da yetiştirir…
Örnek Real Sociedad’dır. Alt yapısından yetiştirdiği onca genci yanına aldığı seçme yabancı futbolcularla hem yarışmayı bilen hem de futbol kültürüne sahip İspanyol kulübü… Karadeniz gencinin futbol yeteneği de başardıkları da futbol tarihimizde yazılı…

Kaybedilen maçın ardından en bildik futbolcu repliğidir: “Önümüzdeki maçlara bakacağız.” Trabzonspor’un önündeki maçlara bakması için geçmişini, o bir köşede unuttuğu kazanma kültürünün harmanını hatırlaması lazım... Bu akşam kazanıp, kaybetmekten çok daha ötesi mavi umuttur hayatta ve bordonun yanında…  

15 Ekim 2017

Maestro Gidiyor Işıkları Söndürün


Inter, transferde yaşadığı hayal kırıklıkları, kaçan şampiyonluklar kadar elindeki değerleri bilmeyen kulüp olarak da bilinir futbol tarihinde. Kahramanımıza geleceğiz ama birkaç ismi hatırlatmak lazım. Milano kulübü, dünyanın gelmiş geçmiş en iyi sol beki Roberto Carlos’u genç yaşta Real Madrid’e satmıştı. Bugün Atletico Madrid’in hocası olan Diego Simeone’yi Lazio’ya kaptırdılar. Ronaldo’yu en iyi zamanında alıp sakatlandığı dönemde pamuklara saran, ardından hasatı görmeden Brezilyalı efsane golcüyü Real Madrid’e satan da Inter’dir, Zlatan İbrahimoviç ile yollarını ayıran da. Tarihin en iyi stoperlerinden biri Cannavaro’nun Juventus’a gidişine izin veren de; Seedorf gibi bir orta saha sihirbazını ezeli rakibi Milan’a kaptıran da Inter’dir... Bütün bu isimler büyük futbolcu ama onlar bir kenara, Andrea Pirlo bir kenara…


Brescia’da doğan ve ilk kez 16 yaşında A takım formasını giyen Pirlo’yu Inter’e getiren bugün bizim milli takımın başında olan Lucescu... İtalyan gence çok güvenen Lucescu uzun bir dönem çalışma fırsatı bulsa, belki de Pirlo kariyerinin büyük bir bölümünü Inter’de geçirecekti. Onun yeni yetmeliğinde futbolcuların bildik, yoksul aile, mahalle sahasında keşfedilen kadiye ayaklar hikayesi yok. Pirlo, zengin bir ailenin oğlu ve hayatın tesadüfü; gün gelip de büyük servete sahip olduğunda babası ve kardeşinin sahip olduğu çelik fabrikasının iflas etti. Reggina’da bir sezon ardından Inter’in yine kafasını taşlara vurması gereken bir kararla yolladığı bir başka efsane Roberto Baggio ile Brescia’daki bir yılın ardından Pirlo kendini Milano’nun öteki devinde buldu. Doğrusu akıllara ziyan bir karar gibi görünmüyordu Milan’a imza attığında. Kariyerine forvet arkasında başlayan Pirlo, Carlo Ancelotti’nin yönettiği takımda orta sahanın göbeğine çekildi ve içindeki orkestra şefi ortaya çıktı. 21 yaş altı milli takımını şampiyon yapan genç Milan’daki ikinci sezonunda Manchester’da Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazanırken yarı finalde eski takımı Inter’i finalde ise müstakbel kulübü Juventus’u devirdiler…

Andrea Pirlo, İspanyolların Xabi Alonso’su gibi futbol taktik tablolarına yeni bir nefes getiren adam oldu. “10 numaralar öldü mü?” sorusunun sıkça sorulduğu yıllarda bu ikili, müthiş oyun görüşlerini sahaya yansıtıp çim üzerinde geometri dersi verdiler rakiplerine. Gün geldi İstanbul’da rakip de oldular. Şampiyonlar Ligi finalinde Pirlo’lu Milan’ın 3-0 öne geçip, Xabi Alonso’lu Liverpool’u 3-3 ile geri döndüğü efsane maç. Pirlo, 2005 Mayıs’ındaki finalde kaçırdığı penaltıyı hiç unutmadı. Kupayı Liverpool aldığında İtalyan futbolcular soyunma odasında hayatı sorguluyorlardı. Pirlo o anları yıllar sonra otobiyografisinde “O gece futbolu bırakmaya karar vermiştim” diye anlattı. Bırakmadı elbette... 14 ay sonra Berlin’de İtalya penaltılarla Fransa’yı devirirken, Zidane, Materazzi’ye kafa atarken Dünya Kupası finalinin en iyi adamı Pirlo idi. Liverpool ile hesabı bir yıl sonra Atina’da kapattılar ve Milan ile ikinci Şampiyonlar Ligi kupasını kazandı Pirlo... 400’den fazla giydiği kaptanlığını yaptığı Milan’ın 18. şampiyonluğuna en güzel imzayı atan da oydu ama Inter’de olan bir kez daha başına geldi. 

Milan’ın hocası Allegri, 30 yaşın üstündeki oyunculara sadece bir yıl kontrat verilmesini istedi. Milan yönetimi teknik adamın yanında durdu ve olan oldu. Çizme’yi sallayan transferdi, Pirlo artık Juventus forması giyiyordu. Conte takımın onun etrafında kurdu ve “Maestro” lakaplı futbol virtüözü ikinci baharını Torino’da yaşadı. Kader işte. 2006’da Dünya Kupası’nı kazandığı Berlin’de 2015 yılında Barcelona’nın Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kazanmasına engel olamadı. Artık yakışıklı bir veda vaktiydi. Çocukluğunda Inter taraftarı olan, İtalya’nın en çok kupa kazanan 3 kulübünde forma giyip bunlardan sadece büyük aşkı Inter’e faydası dokunmayan Pirlo, New York City’nin yolunu tuttu. Resital iki yıl daha sürdü ve Maestro geçen hafta yıl sonunda futbolu bırakacağını açıkladı…


Akıllıca yaptığı emlak yatırımları, şarap bağları ve bir moda ikonu olacak kadar seçici giyim tarzıyla Andrea Pirlo, saha dışında çok da fazla konuşmadan 38 yaşında 23 yıllık kariyerine son noktayı koyuyor. Zaten onu izleyenler bilir, Pirlo söz değil; müziktir, olabileceği kadar da klasik üstelik…

8 Ekim 2017

Hiç Pas Vermiyorsun


Hayatımıza yerleşmiş en talihsiz soru kalıplarından biridir: “X, Y’den anlar mı?” Hadi X, kadınlar, Y de futbol olsun… Ne kötü bir soru öyle değil mi: “Kadınlar futboldan anlar mı?” Kısa ve öz cevabı vereyim ve biraz daha derinlerde yüzelim: Kadınlar anlamak istedikleri her konuyu anlarlar, basit ve “güzel oyun” futbol nedir ki!
Uzun yıllar önce Amerikan spor endüstrisinin tepe noktası olan Super Bowl’u (Amerikan futbolu finali) izleme sebebi, oyuna olan tutkum değildi. Ortada büyük bir ihtişam, en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş teknolojiyi son noktasına kadar kullanan bir yayıncılık anlayışı vardı. Bir sporsever ve gazeteci daha ne ister ki! Ne takımların tarihi hakkında bilgim vardı ne de oyuncuların kariyerlerini biliyordum. İtiraf ediyorum, oyun kurallarına da vakıf değildim, yıllar içinde “anlamadığım” değil, bilmediğim bu spor dalının kurallarını “öğrendim”, takımların finale nasıl geldiğini araştırdım, Tom Brady gibi ikon sporcuların kariyerlerine göz attım. Hayır, hiçbiri beni Amerikan futbolu uzmanı yapmadı, yapmaya yetmez de zaten… 
İşte tam da bu yüzden o sorudaki “anlar mı?”yı alıyor ve yerine “keyif alır mı, merak eder mi, sever mi, tutkusu olur mu?” koyuyoruz. Kadınlar futboldan keyif alır mı, merak eder mi, sever mi, tutkusu futbol olan kadınlar var mıdır? Futbola “22 adamın bir topun peşinden koşturması” diye bakan milyonlarca erkek olduğu gibi; bu oyunu sevmeyen, 90 dakikasını tv başında geçirmek istemeyen, futbolu basit ama güzel bulmayan kadınlar vardır elbette. Bir de milyonlarca erkek gibi futbola büyük bir aşkla bağlanan, stadyuma giden, hafta sonu programını maçlara göre yapan, “David Beckham” dediğinizde size yarım saat hayat hikayesini anlatıp oradan Luis Figo’nun Real Madrid’e transfer olduğunda Barselona şehrinde neler yaşandığını anlatabilecek, Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş veya şehrinde hangi takımı tutuyorsa 11’ini bir çırpıda sayabilecek kadınlar olduğu gibi… 
Şimdi derin sulardan sahile çıkalım ve şezlongun kenarında duran bir kitaba uzanalım… Kitabın yazarı Moleküler Biyoloji ve Genetik diplomasının yanı sıra pazarlama üzerine de yüksek lisans yapmış bir kadın. Kendi alanında da çalışmış, bir gün hayallerinin peşinden gidip ayakkabı tasarımı eğitimi de almış. Durun daha futbola gelmedik çünkü futbolu sevmek çocukluktan babanın kucağından başlar bu hayatta. Hangi kadın hayalindeki ayakkabıyı giymek istemez ki? Bu kitabın yazarı fazlasını yapmış kendi markasını yaratmış. Hayaller bitmez tabii bu hayatta. Bir başka tutkusu futbolun peşinden koşmaya başlamış. Önce radyo programı ardından televizyonda adı ziyadesiyle kendini anlatan “Tutkumuz Futbol” programı. Memleketten, dünyanın dört bir köşesinden futbol hikayeleri anlatmış yıllarca. Futbolu rakamıyla, istatistiğiyle, ısı haritasıyla sevenlere saygım büyük ama mesele o nefis golü atan Dybala’nın da çocukluğunu bilmek, çektiği acıları öğrenip hissedebilmek değil mi?
“Hiç Pas Vermiyorsun” adı gibi hınzır bir kitap... Burcu Kapu çocukluğundan beri biriktirdiği, bir köşeye not ettiği futbol dağarcığını, yaşadığımız hayatın sokaklarıyla verkaça sokmuş. Futbolu iyi bilen, hikayelerini yazmış bir kadının hemcinsleri için hazırladığı bir kılavuz aslında bu kitap. Oyunun kurallarından başlıyor, tribünler, tezahüratlar, efsaneler, kulüpler bir zaman sonra Zeki Müren, Ajda Pekkan ile buluşuyor ceza sahası önünde… Evet kitap, futbolu seven ama kısa zamanda tarihi ve figürlerini öğrenmek için bir başucu kaynağı ama aynı zamanda Gareth Bale gibi depara kalkmış diliyle de erkekler için kadınlar karşısında bir hayatta kalma rehberi Bu hayatta Boca Juniors’un stadı La Bombonera’nın ne anlama geldiğini, Metin Tekin’in gol attığı maçın ardından taksi şoförüyle yaşadığı diyalogları okuduğunuz satırların ardından bir yerde şair Ah Muhsin Ünlü’nün dizeleriyle karşılaşıyorsunuz: “Samimi olmak en güzel keramettir, bırakın uçmak kuşlara kalsın.” Sizce de bu gol değil mi? Bakın hiç ofsayt demedim… Ne samimiyete kalksın; ne de kuşlara o ofsayt bayrağı bu hayatta… 

1 Ekim 2017

Pique'den Ekrem Ekşioğlu'na


Gerard Pique, dünyanın en iyi beş stoperinden biri, Barcelona’nın kaptanı. Gelecekte kulübe başkan olmayı hayal eden, Katalunya’nın bağımsızlık referandumuna destek veren ve siyasi fikirlerini bir futbolcu olarak açıklamaktan çekinmeyen Pique, futbol sonrası hedeflerine ulaşmak için bir taraftan da Harvard’da eğitim veriyor. Yaz aylarında Harvard’da derslere katılan Katalan futbolcu geride kalan haftada Lizbon’da oynadıkları Şampiyonlar Ligi maçına saatler kala video konferans yöntemiyle Harvard’da bir anfiye bağlandı ve 190 öğrenciye bir sunum yaptı. Barcelona’nın yerel köklerinden küresel bir kulübe dönüşmesi hakkında konuşan ve yetiştiği alt yapı La Masia’yı anlatan Pique, “futbol kariyeriyle üniversite eğitimi bir arada yürür mü?” diyenlere de bir cevap vermiş oldu aslında…


Haftada üç maç oynayan, beş gün idman yapan, hayatları tesisler, deplasmanlardaki oteller ve uçaklarda geçen futbolcuların üniversitede okumalarının doğrusu hayatta bir pratiği yok.. Milyon Euro’lar kazanan ve muhtemelen kramponlarını astıkları gün de futbolun içinde teknik adam, yetiştirici, yorumcu olarak kalacak olanlardan mühendis, doktor ve mimar olmalarını beklemek, elbette fazla iyimser bir fikir.. Ama başaranlar var… Bizde üniversite okumuş futbolcular denildiğinde parmakla gösterilen 4-5 isim vardır. Fenerbahçe’de Oğuz Çetin ve Aykut Kocaman, Beşiktaş’ta ise efsane üçlü Metin-Ali-Feyyaz… Ali Gültekin Marmara Üniversitesi Ekonomi mezunu. İki dil bilen Feyyaz Uçar da aynı üniversitenin spor akademisinde okudu. Uzun yıllardır ekranda futbol yorumculuğu yaparken zarafet dolu Türkçe’siyle hep farklı ve ayrı bir noktada anılan Metin Tekin ise İstanbul Üniversitesi İktisat mezunu… Geçen sezon Göztepe’nin Süper Lig’e yükselmesinde attığı gollerle büyük pay sahibi olan Mehmet Umut Nayır ise halen Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitimine devam ediyor. Hayat boyu eğitime inanan isimlerden biri ise Türk futbolunun sahadaki en efendi ve profesyonel isimlerinden biri olan Ekrem Ekşioğlu... Columbia Üniversitesi’ne bu eğitim yılı başında başvuran ve spor endüstrisi sertifika programına yazılan Ekşioğlu, uzaktan eğitimle gelecekte Türk futbolunun yönetim katında etkin rol alabilecek bir yolun başlangıcında…
İtalya’da Juventus defansının uzun yıllardır değişmez ismi Giorgio Chiellini üç yıllık eğitimin ardından Torino Üniversitesi’nden ekonomi yüksek lisans tezini de verip mezun oldu. İspanya’ya uzanalım, Barcelona’dan Iniesta ve Sergi Roberto, Spor Akademisi mezunu, futbolu bırakan Xabi Alonso ve halen Chelsea forması giyen Fabregas ise işletme fakültesinden terkler. Real Madrid yıllarında bir taraftan da eğitim hayatlarına devam eden Arbeloa, işletme ve gazetecilik lisanslarını aynı dönemde alırken, kitap kurdu Granerro ise psikoloji diplomasını evinin duvarına astı… 


Geçmiş yılların efsane isimlerinden Manuel Sanchis ve Butragueno da işletme mezunu. Pirri’nin Tıp fakültesini bitirmesi ise kendi başına bir hikaye… Arjantinli efsane teknik adam Carlos Bilardo da tıp fakültesi mezunu. İspanya’da iki Madrid kulübünde de forma giyen ve gol sevinçleri attığı taklalarla kutlayan Meksikalı santrfor ise –mesleğini yapmasa- da diş hekimi… Brezilyalı efsane Socrates’in tıp fakültesinden mezun olduktan sonra felsefe doktorası yaptığını hatırlamadan olur mu hiç? Fransız teknik adam Arsene Wenger, Arsenal’deki 20 yılı geride bıraktı ama o aslında bir ekonomist… Hollanda’nın yetiştirdiği en büyük ve en zarif golcülerden biri olan Dennis Bergkamp ise makine mühendisi… Rusya’da kendi tekstil markasıyla büyük cirolara ulaşan Andrey Arshavin’in üniversitede bitirme tezinin konusu “Spor giyim üretimdeki yenilikler.”

Ve “Bir futbolcu gün gelir yeşil sahalar dışında profesör ünvanına sahip olur mu?” Bu sorunun cevabı ise Fethi Heper. Türk futbolunun efsane isimlerinden Heper, Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden mezun olduğunda yıl 1967’deydi. 1974’te futbolu bırakan, 1981’de doçent olan Fethi Heper, 1988 yılında ise profesör ünvanına sahip oldu… Alt yapılarda çalışan futbol adamlarına naçizane tavsiyemdir: “Çocuklara, Oğuz’u, Aykut’u Metin-Ali-Feyyaz ve Profesör Fethi Heper’i anlatın…” Oynarken okusunlar ve pes etmesinler, vazgeçmesinler diye…


24 Eylül 2017

Pietro Pellegri


İtalya’da 90’ların ilk yarısında Milan fırtınası eserken, Roberto Baggio, Del Piero gibi yıldızları sahne alırken 17 yaşında bir genç Modena’nın genç takımından A takım kadrosuna alınmıştı. Baggio’nun Dünya Kupası finalinde penaltı kaçırdığı 1994 yazı. O gencin Çizme futbolunun en büyük sahnesi Serie A’ya çıkması çok uzun sürdü. 23 yaşına geldiğinde ikinci ligde Brescia formasıyla patlama yaptığında onun için “Çok geç kaldı” diyenler vardı.
Luca Toni/Modena
Luca Toni, iki sezon Palermo, iki sezon Fiorentina formalarını giydikten sonra 12 yıl önce Dünya Kupası’nı kaybeden milli takımının 2006’da Berlin’de kazandığı kupayı kaldıran isimlerden biri olmayı başardı. Bayern Münih’e 29 milyon Euro’ya transfer olduğunda 30, futbolu bıraktığında 39 yaşındaydı. 1 metre 93 cm boyundaki santrfor “Olmadı ondan, olmaz da” diyenleri tek tek utandırdı, Roma, Juventus ve Genoa formalarını da giydi….


Bugünlerde İtalya’da genç bir santrfor bir zamanlar Luca Toni’nin formasını giydiği Genoa’da güçlü fiziğiyle (1.88 cm.) onu hatırlatıyor. Yaz transfer döneminde 19 yaşındaki Mpabbe’ye 180, 20 yaşındaki Dembele’ye 140 milyon Euro ödenen futbol piyasasında Pietro Pellegri’nin henüz bir fiyatı yok! Çünkü Pietro daha sadece 16 yaşında. Geçen yıl Aralık ayında Genoa teknik direktörü Juric onu Torino deplasmanında sahaya sürdüğünde, 80 yıl önce sahaya kendisiyle aynı yaşta çıkan Romalı Amedeo Amadei’den İtalya Serie A’da forma giyen en genç oyuncu ünvanını ay farkıyla alan Pietro Pellegri, İtalyan medyasının manşetlerine Mayıs ayında bir kez daha çıkmayı başarmıştı…
28 Mayıs’ta Roma Olimpiyat Stadı’nın tıklım tıklım dolduran Roma taraftarları, bayrak adamları Totti’nin veda maçında gözyaşı dökerken, kenardaki teknik direktör Luciano Spalletti, üç puanı almak için kıvranıyordu. Kazanmazlarsa takım Şampiyonlar Ligi’ne direkt gidemeyecek belki de Spaletti  koltuğundan olacaktı. Genoa kümede kalmayı garantilemişti, rahattı, genç forvetleri Pietro’yu 11’de sahaya sürdüler ve 16 yaşındaki Pietro Pellegri 3. dakikada takımını 1-0 öne geçirdi. “Totti futbolu bırakıyor”a mı yansın taraftar yoksa kaçan Şampiyonlar Ligi biletine mi!... Roma maçı 3-2 kazandı ama bu teknik direktör Spalletti’nin takımda kalmasına yetmedi. Inter’in başına geçen İtalyan teknik adam, Pietro’nun alınmasını istedi ama Inter yönetimi, flaş transfer bekleyen taraftarları 16 yaşındaki bir gencin imzasıyla ikna edemeyeceklerine inanmışlardı…


Babası Genoa kulübünde A takımın menajeri olarak çalışıyordu ve Pietro’nun transfer için acelesi yoktu. Doğduğu şehirde, Ponente mahallesinde yeteneği keşfedildiğinde onu hemen Genoa alt yapısına almışlardı. Güçlü fiziği nedeniyle onu hep bir üst yaş grubunda oynattılar. 15 yaşında da A takıma çıkabilirdi ama İtalyan teknik adam Gasperini bu kararı alacak kadar cesur olmadığını söyledi bir zaman sonra. Onun yerine gelen Ivan Juric, geçen hafta Pietro Pellegri’yi Lazio maçında oyuna aldığında dakika 33’tü ve Genoa 5. dakikada 1-0 geriye düşmüştü. 57’de maçı 1-1’e getiren Pietro’ya, usta bir santrfor Immobile 70’de cevap verdi ama 16 yaşındaki çocuk üç dakika sonra bir kez daha fileleri havalandırdı. Ustalık başka elbette; o gün son sözü söyleyen yine Ciro Immobile oldu ama İtalya ve ertesi gün tüm Avrupa’nın konuştuğu isim genç Pietro oldu…

Gol attığı iki maçta da iki Roma şehri takımı AS Roma ve Lazio’ya mağlup olan Pietro, 16 yaşında iki gol atarak; Serie A tarihinde bir maçta iki kez fileleri havalandıran en genç isim olurken, kulübede gözyaşlarına boğulan bir adam vardı. İtalyan rejisi, lise öğrencisi Pietro’nun gollerinin ardından Genoa kulübesinde sevinç gözyaşlarına boğulan babası Marco Pellegri’ye çevirmişti kameralarını…

Maçın ardından naklen yayındaki röportaja Genoa yönetimi genç Pellegri’yi yolladı. Ekrana babasının ağlayan görüntüleri geldiğinde canlı yayında ağlamaya başlayan ve “Gollerden birini taraftarı olduğum Genoa tribünlerine diğerine ise beni bugünlere getiren babama armağan ediyorum” diyen 16 yaşındaki çocuk o gece tüm İtalya’yı ağlattı… “Futbolda atanın ve tutanın iyi olacak” derler... İtalyanlar iki yıl önce dünya vitrinine 16 yaşındaki kaleci Donnarumma’yı sürmüşlerdi, şimdi de 16 yaşındaki santrfor Marco Pellegri’yi… Daha ne olsun… 

21 Eylül 2017

Bir Röportajın Organik Kareleri





Röportaj fotoğraflarında poz vermek yerine röportaj sırasında çekilen karelerin doğallığı... Ağlatan-güldüren-kızdıran sorular
(Raul Tamudo/Jot Down Magazin)

20 Eylül 2017

6 Ligde 2016-2017 Sezonu
Stadyum Doluluk Oranları









Süper Lig’de stadyumlar neden boş? Kulüpler ne kadar sorumlu? İspanya’daki uygulama belki Türk futbolu için örnek olur
La Liga yönetimi, tv yayın hakları sözleşmesi gereği stadyumunun yüzde 70’ini dolduramayan kulüplere para cezası veriyor.
TV yayınında geniş planda kameraların gördüğü tüm tribünlerde –yağmur, kar, fırtına hariç- taraftar sayısını La Liga her hafta kontrol ediyor.
Celta Vigo, 29 bin kapasiteli Balaidos’ta Sociedad ve Alaves maçlarında yüzde 70’in altında kaldı. Yüzde 50’nin altında kaldığında ceza ikiye katlanıyor.

Bir ceza daha yememek için Celta Vigo, Getafe  maçının biletlerini kale arkaları için 15 Euro (25 yaş altı: 10) ve iki tribünü 40 Euro yaptı.

17 Eylül 2017

Wanda Metropolitano Açılırken
Vicente Calderon





İki Dürüm Biri Adana Biri Şiş


Türk futbolunun temel problemleri ne Milli Takım, Ukrayna’ya mağlup olduğunda arttı ne de Hırvatistan’ı mağlup ettikten sonra yok olup gitti. Yerli futbolcuların oynadıkça milli takımın başarılı olacağı tezi dünyada çürüyeli çok oldu. Yazı geride bırakıp güze girerken şiddetli yabancı yasağı tartışmaları dinerken bir X raporu almanın vaktidir. Başarısız olduklarında yabancı sınırlaması getiren ve sonuç elde edemeyen İtalyanlar, 2006’da Dünya Kupası’nın aldıklarında ligleri yabancı futbolcu kaynıyordu. İspanyollar 2008’e kadar 44 yıl kupa hasreti çekerken Avrupa Birliği kurulmadan önce üç yabancı kuralıyla götürdükleri ligden kupa kaldıran bir milli takım çıkaramadılar. 98 ve 2000’de kupa kazanan Fransa, federasyonun tesisleri Clairefontaine’de yetişen yeteneklerle sonuca gittiler. 2000’de dibe vuran Almanlar, sınırsız yabancıyla oynarken, yetenekli bir tek 10 numaraları bile yokken, 15 yılda 3 milli takım çıkaracak seviyeye geldiler. Sorunun yabancı futbolcu kontenjanında olmadığı ortada. Pasaportlara bakmadan, yerli yabancı diye ayırmadan, futbolcuları çok yetenekli ve vasat, profesyonel yaşamın kurallarına uyan ya da kendine ihanet edenler olarak ayırsa aslında işin içinden çıkacağız… Gelin Türk futbolcusunun temel problemlerine isimlere takılmadan bir göz atalım… “Ben iyi çalışıyorum, doğru besleniyorum, kariyerime saygım var” diyenler alınmasın ama işte bazı gerçekler:
Yıllarca “Bizim futbolcularımız çok teknik adam fizik olarak Avrupalıların gerisinde” bahanesiyle şerefli mağlubiyetler yaşadığımız yıllar çok geride kaldı. İçi boş sahte bir klişeydi bu. Bugünün gençliği Avrupa Ligleri’nden haftada 20-30 maç seyrederken kimseye beş metreye düzgün pas atamayan futbolcuları teknik diye sunamazsınız. Zaten yetenek bu oyunda çok şeydir ama her şey midir ki! Bizim futbolcularımız maalesef idman sevmez. Avrupalı bazı teknik adamların geldiklerinin ikinci ayında yaptırdıkları antrenmanlarla pestili çıkanlar isyanı patlatırlar. İdmanda çok yoruluyorlardır! 90 dakikada 110 km’nin üstünde koşması gereken bir takımın idmanda yapması gereken elbette laubali bir çift kale maç değildir. Salonda kondisyon çalışılır, sahada çabukluk idmanı yapılır, yapılır da yapılır. Günde iki idmanı ağır bulurlar. Kazanılan paralar helali hoş olsun da hayatta kim günde iki saat çalışarak yaptığı işte zirveye çıkar ki! Maç temposunda idman yapılmaz, ağır idman yaptıran teknik adam yönetime şikayet edilir…
Saat 17:00’de başlayan antrenmana 16.45’te spor arabasından inip çıkan futbolcu, Avrupa arenasında rakiplerinin hızına yetişemeyeceğini bilir ama idmandan iki saat önce gelip fitness salonunda çalışması gerektiğini unutur. İdman bitiminde en yakın AVM’de soluğu almak yerine açma-germe çalışması yapıp adalelerinde laktik asidi atması gerektiğini de bilir de yine unutur. Bunu yapmadığında ne olur? Gelsin adale yırtıkları, çekmeleri…
Haftada üç maç oynayan futbolcunun günde uyku uyuduğu saat de, yediği içtiği de önemlidir. Bakın nargile içenleri hiç hatırlatmak istemiyorum ama bu ağır tempo içinde sabah idmanına gecenin üçünde yatıp gelen futbolcudan takımına değil önce kendisine hayır gelmez. Futbol ve bilimsellik artık iç içeyken, oyuncunun tesislerde doğru beslenmesi için uzmanlar görev yaparken, evdeki buzdolabında ne olduğunu elbette kimse bilemez, ya da gecenin vakti aranan dürümcünün getirdiklerini…
Kendini ifade etmek, kendini anlatmak, kendini savunmak birikim gerektirir. “Spor sayfalarını okumuyorum, futbol programlarını izlemiyorum” demekle işin içinden çıkılmaz. Basın toplantılarında ya da maçın ardından röportajlarda onca eleştiriye karşılık düzgün bir cümle kuramayan ve kendini taraftarına anlatamayan futbolcu sahadan önce hayatta yenilmeye mahkumdur…
Futbolda rakibin varlığını unutan ve “Çıkar oynarız” diyen futbolcuya günümüz futbolunda yer yokken, “Bu hafta oynayacağımız rakibi teknik direktörümüz iki saat videolarla anlattı, çok sıkıldık” diyen futbolcu, modern futbolun 90 dakikalık bir satranç olduğundan da habersizdir… Bu oyun yetenek kadar taktik de gerektirirken “Video-analiz izlemeyi sevmiyorum” diyeni futbol da sevmez…

Tugay Kerimoğlu, bir zamanlar yıldız oyuncuların futbolu bıraktığı 29 yaşında, bavulunu toplayıp oyunun doğduğu topraklarda, İngiltere Premier Lig’de 10 yıl forma giyip efsane olduysa ve bazı futbolcularımız onun yaptıklarını örnek almak yerine, gece yarısı gelen dürümlerin ikincisinden büyük bir ısırık alıyorsa; sorun, yabancı futbolcular değil; kendine, kariyerine yabancı olanlardır… Her Türk futbolcusunun kendisini tanıması ve her şeyden öte kendisiyle barışık olması dileğiyle, iyi pazarlar… 

11 Eylül 2017

Xavi Simons


“Regillio Simons’u hatırlar mısınız?” diye sorsam sanırım Hollanda’da yaşayan gurbetçi vatandaşlarımız dışında kimse “Evet” diyemez. “Kim o?” diyorsunuz, biliyorum o zaman Simons’un hikayesiyle başlayalım. Bugün 44 yaşında olan Regillio Simons, 1993-2005 yılları arasında Hollanda’da orta sıra takımlarda forma giymiş bir santrfor, 12 yılda attığı toplam gol sayısının 22 olduğunu da eklersem sanırım hikayenin baş kahramanı olmadığını anlarsınız. 22 golün 4’ünü bir maçta PSV Eindhoven’a atmak dışında parlak bir futbol hikayesi olmayan Simons’un yolu artık oyunun sahnesinden inmiş bir kulüpten de geçmiş. Amsterdam Türkiyemspor’da üç sezon geçiren Simons, kulüp 2009’da kapanınca ailesiyle tatil için gittiği İspanya’da kendi kaderini değil ama bilmeden oğlunun geleceğini inşa etti. Alicante’deki tatilde eşiyle birlikte İspanya’ya yerleşmeye karar veren Regillio Simons oğlunu Barcelona kulübünün alt yapı seçmelerine götürdü. Geçen hafta Hollandalı bir annenin İspanyol eşinden olan oğluna Marco van Basten’e olan hayranlığından dolayı oğluna Marco adını verdiğinden bahsetmiştim siz. O Marco, bugün Real Madrid’in parlayan yıldızı Marco Asensio işte… Hollandalı Simons Ailesi de Barcelona’nın unutulmaz yıldızı Xavi Hernandez’e hayran oldukları için ikinci çocuklarına Xavi adını vermişler..
Barcelona altyapısı, akıllara “La Masia” olarak kazınan futbol fabrikasından yetişen Xavi, Iniesta, Messi, Puyol, Pique, Pedro, Fabregas ve Busquets gibi yıldızların ardından son 2-3 sezonda yaşanan tıkanma İspanya’da herkesin dilinde. Katalan kulübünün alt yapısından eskisi kadar yetenekli oyuncuların yetişmediği bir futbol gerçeği… Bojan Krkic’den Münir’e, Samper’den Roberto’ya çok isim çıktı A takıma ama hiçbiri kalıcı olamadı, kalan Sergi Roberto da  taraftara göre “evlat” kontenjanından forma giyiyor… Bir zamanlar OIeguer’in giydiği gibi…
Xavi Simons işte tam da bu yüzden hikayenin baş kahramanı. 14 yaşındaki Xavi’nin daha A takıma yükselmesine çok var ama daha bugünden Instagram’da 400 bin takipçisi var ve İspanya’da onlarca profesyonel futbolcudan çok daha popüler bir futbol fenomeni. 10 yaşından beri Chelsea, Manchester City gibi İngiliz devlerini peşinden koşturuyor ama babası onu Barcelona alt yapısında tutmaya kararlı. Gelin onun sözleriyle devam edelim biraz: “Futbolcu menajerleri her yerde. 10 yaşındayken de bana ulaşıp oğlumun menajeri olmak istediler. Kramponlar, futbol malzemeleri ve inanılmaz paralar teklif ettiler. Maalesef futbol dünyası böyle, bunu durduramazsınız.”


Regillio Simons haklı çıktı, geçen hafta Barcelona tesislerine dünyanın en çok kazanan ve kazandıran menajerlerinden biri geldi. Hollanda’ya göç eden Güney İtalyalı bir ailenin oğlu olan Mino Raiola, garsonluktan futbolcu menajerliğine uzanan gençlik yıllarında Dennis Bergkamp’ı Inter’e satarak sesini duyurmayı başarmış bir futbol simsarıydı. Bugün Zlatan İbrahimovic’ten Pogba’ya, Donnarumma’dan Lukaku’ya birçok süper starın menajeri olan Raiola, yeteneğin de paranın da kokusun almıştı. Barcelona 15 yaş takımında forma giyen Xavi Simons’u bugüne kadar babası temsil ediyordu ama Raiola, Barcelona’nın tesislerinden kendisini el sallayarak uğurlayan Xavi’yi çoktan ikna etmişti bile…
 Biraz da sözü Xavi’ye bırakayım ve Barcelona altyapısını anlatsın bize: “Ailelerimiz haftada bir idman izleyebiliyor. Sahada hakemi kandırmamız kesinlikle yasak. Gol attığımızda bireysel sevinç yasak, hocamıza koşmamız gerekiyor. Bir kez golden sonra dans ettik, teknik direktörümüz kenarda çok sinirlendi. Kamplara ve turnuvalara ailemizin gelmesi yasak ve otele girdiğimizde cep telefonlarına teslim etmemiz gerekiyor. Playstation oynamamıza izin var ama o da ancak takım olarak bir salonda toplandığımızda.”



Sabah 07:15’te tesislerden kalkan okul servisini kaçıranların o gün idmana alınmadığı Barcelona altyapısının gözbebeği Xavi Simons… Gelecekte bir Xavi Hernandez olacak mı? Ya da 16’sına geldiğinde Fabregas’ın Arsenal’e bonservissiz gittiği gibi La Masia’nın arka kapısından menajer Raiola ile birlikte kaçıp bir İngiliz kulübüne imza mı atacak? Bunu bize zaman gösterecek. 

Serie A'da Yıllık Ücretler
2017-2018