16 Nisan 2018

Fernando Torres: İkinci Veda



Raul gibi Real Madrid formasıyla efsane olmuş ve İspanya Ligi’ni kavurmuş bir golcüyü alt yapı günlerinde ezeli rakibine kaptıran Atletico Madrid bu çocuğun üzerine titriyordu doğal olarak. 90’ların başında Cruyff ve Barcelona fırtınası eserken çocuk mahalle takımının kalecisiydi ve sadece 5 yaşındaydı. Bir gün onu salonda oynanan maçlarda forvete koydular ve olan oldu. Kimse onu durduramıyordu, 11 yaşına geldiğinde Atletico Madrid alt yapısından içeri girdi ve bir sezonda 55 gol attı. 1999’da profesyonel sözleşmeye imza attığında ise sadece 15 yaşındaydı. Araya sakatlık girdi ama daha da önemlisi Atletico Madrid, 60 yıl aradan sonra küme düştü. Takım as oyuncuları formaya veda ederken, çocuğun önü açıldı. Onun da dediği gibi “A takımda bana adımla değil çocuk diye seslenirlerdi.” Vicente Calderon’a alt yapı oyuncuları olarak gittiklerinde tezahürat yapmaktan seslerinin kısıldığı yıllar işte. Atletico, 2.ligdeyken 17 yaşında ilk maçına çıktı. İki yıl aradan sonra 1. Lige döndüklerinde ise Madrid’in kırmız-beyazlı tarafı yeni kaptanını bulmuştu. Kurtlar sofrasında 20’lerin başında bir çocuk 50 bin kapasiteli Calderon’da soyunma odasından en önde çıkıyordu. Atletico Madrid’in geriye dönüp baktığımızda son yedi yılda yaptıklarından çok uzak yıllar. Şampiyonluğa hasret, Avrupa Kupaları’nda başarısız, derbilerde yenik ve her daim talihsiz bir takım.

Fernando Torres zor yılların kaptanıydı. İki kez Chelsea’nin teklifini geri çevirdi ama 2007 yazında Liverpool’a imza attığında 40 milyon Euro bonservis iki takım adına da rekordu. Beyazı eksik kırmızı forma ona çok yakıştı ve İspanyol teknik adam Rafael Benitez yönetiminde yarı İspanyol takımın bitirici vuruşu yapan adamı oldu. Anfield Road, çocuğu çok sevdi ve adı İngiliz medyasında da değişmedi. Fernando Torres hiç büyümüyordu, çocuk Liverpool formasıyla 102 maçta 65 gol attı. Dört yılın ardından “Satmayacağız” dedikleri Fernando Torres’i 60 milyon Euro’ya yakın bir teklif geldiğinde ara transferde elden çıkarmak zorunda kaldılar. Chelsea’nin patronu Abramoviç aradan yıllar geçse de İspanyol santrfora sonunda kavuşmuştu. Londra günlerinde ardında bırakrığı Liverpool taraftarının hüznü mü dersininiz, ne halin varsa gör çığlığı mı, o usta santrfor gitti, saç baş yolduran bir forvet geldi. Torres inanılmaz goller kaçırdı, Torres başı önde oyundan çıktı. 4 yılda 110 maçta 20 gol, Liverpool günleri hatırlandığında Chelsea’da ne kadar da büyük hayalkırıklığı yaşadığını anlatır aslında. Dört ay kiralık formasını giydiği Milan ona Milano havası aldırmaktan başka bir şeye yaramadı. 2015 yılında artık eve dönme vaktiydi. Bıraktığı “kaybeden” Atletico Madrid’in yerinde artık “kazanan” bir takım vardı ama mekanın sahibi Fernando Torres’di. Agüero, Falcao ve Diego Costa’yı parlatıp satan Atletico Madrid’in kapısından 30’unu geçtikten sonra girebilmek için de mekanın sahibi olmak lazımdı. Geride kalan dönemde Atletico’nun bir numaralı santrforu olmayı başaramadı ama takımının 60 yıllık esfane stadyumu Vicente Calderon’a veda ettiği maçta fileleri havalandırmayı bildi.

Bir yaz tatilinde Costa de Morte’de tanıştığı kendisinden bir yaş küçük Olalla Dominguez’den hiç ayrılmadı. Fernando Torres 16 yaşındaydı, Olalla onun peşinden Madrid’e üniversite okumaya geldi, gün geldi beraber Liverpool’a yerleştiler. Atletico Madrid’in stadının yakınında spor salonları zinciri “Nine Fitness”ı açtıklarında Atletico taraftarlarına indirimli üyelik verdiler. Markasının bütün operasyonunu eşine bırakan ve üç çocuk sahibi olan “El Nino” geçen hafta Madrid derbisinde Santiago Bernabeu’da ısınırken belki de son kez Real Madrid’e forma giymeyi hayal ediyordu, olmadı, Simeone almadı onu oyuna. Ağır da gelmiş olabilir, 48 saat sonra Atletico Madrid’in sezon sonunda ayrılacağını açıkladı. 11 yıl önce evden giden “Çocuk” bir kez daha veda etmeye karar verdi. Belki ABD’ye gider, belki Çin’e, kimbilir belki de Türkiye’ye gelir ama Fernando Torres bir gün mutlaka kramponlarına astığında Atletico Madrid’e takım elbisesiyle geri döner. Bunu o da biliyor. Çocuğun bilmediği ise Edip Cansever’in dediği: Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk. Hiçbir yere gitmiyor.” 

8 Nisan 2018

Okan Kardeşim Neredesin?



Formasını bir daha giymemek üzere çıkardığı günden üç yıl sonraydı. Teknik direktörlüğünün ilk zamanlarıydı ve hazırlık kampında çift kale maçlarda oynamaya bayılıyordu. Futbolculuğu kafada bitirmemişti sanki o yüzden sormuştum kendisine: “Hagi, 2-3 sezon daha oynamaz mıydın?” Nefis bir cevap vermişti: “Hafta sonlarında maçları oynardım ama beş gün idman yapacak ne kafa ne de gücüm kalmıştı. O beş gün idmanı yapamayan da oynamayı hak etmez, o yüzden bıraktım.” Zinedine Zidane, 2006’da finalde Materazzi’ye kafayı atıp kramponlarını çıkardığında 34 yaşındaydı. Lig, kupa, Şampiyonlar Ligi ve Fransa Milli Takımı… Bir yılda 60’ın üzerinde maça çıkan Zidane “Artık bu tempoyu vücudum kaldırmıyor” demişti. Uzun yıllar “Ya başarısız olursam” diyerek ertelediği teknik adamlığında ise iki Şampiyonlar Ligi Kupası’nı arka arkaya kazandı, geride kalan haftada da eski takımı Juventus’u sürklase edip bir üçüncü kupanın yolunda yarı final biletini cebine koydu…

Oyunun hızlandığı, güçlü fizikleriyle rakibe acı çektiren defans oyuncularının olduğu, yetenek bir yere kadar önce profesyonel olmalısın günlerinde en tepede olmak isteyenlerin hayatlarından feda ettikleri şeyler var. Messi artık sabaha kadar pizza yemiyor, Güney Amerikalı futbolculara mangal partilerinde uzak durmaları öneriliyor. Her takımda yeni gelen teknik adamın basit kuralıdır. Özgürlüklerden yanayım diye dolananlar, “Vücut sizin, en iyi de siz bakarsınız, ne yerseniz yiyin” ile tesislerin restoranındaki mayonez, ketçap ve gazlı içeceklere yan basmazken, bazıları beslenme uzmanlarıyla çalışıyor. Yılların ezberidir, maçtan bir gün önce kırmızı et ve sebze yenir, maç günü öğle yemeğinde ise tavuk ve makarna… 90 dakikalık efor için protein de karbonhidrat da mühimdir de 25 futbolcunun 25’inin de bedeni, alerjileri, yiyeceklere toleransları bir midir, işte uzmanların devreye girdiği an budur…
Finalde kaybettiği 2014 Dünya Kupası’nın ardından İtalya’nın ufak bir kasabasında yaşayan Doktor Guiliano Poser ile çalışan ve onun öğütlerini telefon ya da e-posta ile almak yerine düzenli olarak ziyaret etmeyi tercih eden Messi’nin sizce o turnuvada 4 kilo fazlası var mıydı? Bence yoktu ama doktor Poser, Arjantinli 10 numaraya yazdığı yemek listesiyle onun bütün yaşam biçimini değiştirdi. Messi, kaslarına zararlı olan şekerden uzak duracak, enerji içeceklerinden içmeyecek, tuz miktarı ne az ne çok olacak ve en önemlisi uyku dışında hareket etmediği zamanın süresi yarım saati geçmeyecekti. Bir futbolcuyu sadece yetenekleriyle değerlendireceksek parmağımızla Messi’yi işaret ederiz ama günlük içeceği su miktarı bile belli olan bu yıldızın uyuduğu uykunun süresinin kontrol altında olduğunu bilmeyebiliriz.


Fransız doktor Patrick Lemoine’e göre birinci şart uyku. Birçok futbolcuya danışmanlık veren Lemoine, futbolcuların her gün aynı saatte uyanması gerektiğini ve uykusu geldiği anda da yastığa kafasını koyması gerektiğini söylüyor. Doğru idman, fitness çalışması, özenli beslenme… Her şey bununla bitmiyor elbette bugünün futbolunda. Adale ağrıları çeken futbolcunun sorunu bacaklarında değil çürük dişinde olabiliyor mesela. Osteopati uzmanları devreye giriyor ve sakatlığı ya da hastalığı bir sonuç olarak alıp hikayeyi başa sarıp koruyucu hekimlik yapıyorlar. Kinesioloji uzmanları hareket eden kaslarındaki enerji akışını kontrol altında tutup, zayıf bölgelere işaret ediyorlar. Fransa’da son yıllarda luminoterapiyle uyku problemi çeken futbolcular için özel ışıklar ve duvar rengi seçimleriyle, sahada ayaklarıyla koşan beyinleriyle iş bitirenlerin mental olarak da sağlıklı olmalarını sağlıyorlar.
Bir eski zaman hikayesidir. Beşiktaş’ın menajerliğini yaptığı dönemde Sinan Engin trafikte takımın yıldız adaylarından Okan Koç’a rastlar ve hemen cep telefonunu çaldırır: “- Okancım neredesin? Evdeyim abi.” Sinan Engin, gereğini yapmıştır elbette.. . 6 yıl önce 30 yaşında futbolu bırakan Okan Koç’a bir soru daha sormaya gerek yok : “Okan kardeşim neredesin demiyorum, biliyorum ki evdesin.”

1 Nisan 2018

Dede-Baba-Oğul

Dede Marcos Alonso İmaz ve oğlu

Kuşaklar boyu aynı mesleği yapan esnafın verdiği bir güven duygusu vardır, ne satıyor olursa olsunlar dükkanlarına girdiğimde bir huzur kaplar içimi. Bir köfteci de olabilir, bir kumaş dükkanı da, bir turşucu da, bir balık tezgahı da. Duvarda aile büyüklerinin fotoğrafı asılıdır, bilirsiniz ki bu aile bu işin erbabı ve bir ömür değil bir asırdır yapıyorlar ve evet para yapan sattıkları ama asıl önemlisi esnaflık itibarları. Sanatkarlığı, zanaatkarlığı kuşaklardan kuşaklara aktardık ama söz konusu spor olunca almamız gereken çok yol var. Dede-baba-oğul milli futbolcu yok mesela spor tarihimizde. Başka spor dallarında da araştırdım, bulamadım, “Biz varız” diyen üç kuşağın hikayesini burada anlatmaya hazırım. Çocuklarının iyi bir eğitim alması için amatör ya da profesyonel spordan bir zaman sonra uzak durmasını isteyen eski futbolcuları da anlayabiliyorum. Vakti zamanında eğitimini bir noktada bırakmış bir çocuğun gelecekteki evladına verdiği sözdür “Oku ve adam ol” fikri. Baba yüreğidir anlarım ama sporda başarının sürekliliği için o güzelim esnaf aileler gibi kuşaklar boyu soyadının bayrağını taşıyacak sporcu ailelere de ihtiyacımız var.
3 Kuşak Forlan
Uruguaylı Diego Forlan, Meksikalı Javier Hernandez, Kuzey İrlandalı Warren Feeney, Mısırlı Hazem Emam, Slovak Vladimir Weiss ve Malta’dan Andre Schembri futbol tarihine dedeleri ve babaları da milli futbolcu olarak geçmiş isimlerdi. Onlara bir isim daha eklendi hafta içinde. İspanya’nın Arjantin’e tarihi bir hezimet (6-1) yaşattığı akşamda Marcos Alonso oyuna girdiğinde İspanyollar da kendi spor tarihlerinde yeni bir sayfa açtılar. Santander’li bir ailenin oğlu olan Marcos Alonso İmaz 1933 doğumluydu ve 22 yaşında İspanya-Fransa maçında ilk kez milli formayı giymişti. 
3 Kuşak Hernandez
Alfredo di Stefano ve Puskas’lı kadrosuyla 5 Şampiyon Kulüpler Kupası kazanan Real Madrid’in defansında değişilmez bir isim olmayı başaran dede Alonso, tarihin en iyi 90 dakikalarından biri olarak kabul edilen Real Madrid-E. Frankfurt (7-3)  maçında da sahadaydı. 158 kez Real Madrid forması giyen Marquitos, 1971’de futbolu bıraktı ve 2012 yılında 79 yaşında hayatını kaybettiğinde torununu Premier Lig’de izlemişti. Baba Alonso 1959 Santander doğumlu. Dede Alonso’nun oynadığı Real Madrid’de yetişti ama doğduğu şehrin takımı Racing Santander’de parladı. Madrid’e tekrar döndüğünde adresi Real değil Atletico Madrid’di. Barcelona 1982 yılında bonservisini almak için 150 milyon pesetas ödediğinde rekor diye not düştü İspanyol medyası. O rekoru birkaç hafta sonra kıran adam Baba Alonso’nun 6 katı fiyata Barcelona’ya gelen Maradona kırdı. Baba Alonso, Katalan kulübünde kanatta forma giydiği yıllarda 11 sezonluk şampiyonluk hasreti sona erdi. İngiliz teknik adam Venables’in favori forvet oyuncusuydu ama o görevinden ayrılınca baba Alonso da kalmadı Barcelona’da ve tekrar Atletico Madrid forması giymeye başladı. 1991’de futbolu bırakan ve teknik adamlığa başlayan baba Alonso, son olarak 2008 yılında Endülüs ekibi Granada’yı çalıştırdı. 


Babasını tribünden izleyemeyen 1990 doğumlu Marcos Alonso, dedesinin efsane olduğu, babasının yetiştiği Real Madrid’de futbola başladı. Los Galacticos 3 projesi Ronaldo ve Benzema ile 2009 yılında start alırken, oğul Alonso kendini 19 yaşında İngiltere’de Bolton’da buldu. Fiorentina formasıyla Serie A’nın da havasını yaşadı ama asıl patlamayı Chelsea formasıyla yaptı. Oğul Alonso, 28 yaşında milli formayı ilk kez bu hafta sırtına geçirdiğinde dede-baba-oğul üçlemesi tamamlandı.

25 Mart 2018

Gitmelerin 1984 Hali



Bin Dokuz Yüz Seksen Dört denildiğinde aklınıza ne gelir önce, eğer siz ya da yakınlarınızdan biri o yıl doğmamışsa… George Orwell’in kült eseri 1984. İngiliz yazarın 1949’da yayınlanan distopya türünün bir numarası olan 1984 alıp uzaklara götürür insanı. Biz şimdi ayaklarımızı yere sağlam basalım ve geleceği anlatmak yerine 1984 yılına dönelim. O yıl doğan çocuklardan bazıları bir zaman sonra hayatımıza girdiler ve 20 yıl boyunca futbol sevgimizi yetenekleriyle şenlendirdiler. Şimdi birçoğu için veda vakti. Aralarında kariyerlerinin sonbaharında ve hatta kışında yolu bizim memlekete düşenler de var. Gelin 1984’lüleri hatırlayalım. Atletico Madrid alt yapısından yetişen, Liverpool, Chelsea ve Milan formaları giydikten sonra kürkçü dükkanına dönen Fernando Torres. O mahallenin çocuğuydu taraftar için, hala da öyle. Kırmızı beyazlı forma altında geri döndüğünden beri hiç birinci tercih olmadı ama onun bir dileği vardı. Atletico Madrid’in yeni stadyumunda forma giymek, başardı da. Ona sorsanız bir sezon daha kalır ama teknik direktör Simeone, gelecek sezon için acı gerçeği açıkladı: “Torres seneye yok.” Madrid’den 600 km ötede bir başka 84’lü vedaya hazırlanıyor. 12 yaşında elini tuttuğu babasıyla Barça alt yapısı La Masia’dan içeriye giren Iniesta, 22 yıl sonra yol ayrımında. Milli Takım için “Olmak için olmam” diyerek Dünya Kupası sonrasında bırakacağını söyleyen Iniesta büyük bir ihtimalle Camp Nou’ya, Barselona taraftarına da veda edecek ve kariyerine Çin’de devam edecek. Real Madrid’in ikinci Los Galacticos döneminin yıldızlarıydı onlar. Sneijder yıllar sonra Milano üzerinden İstanbul’un yolunu tutarken, Robben için belki de hala öyle bir ihtimal var. Bir sağlam bir sakat derken, Bayern Münih ile özdeşleyen Hollandalı da artık sahneden inmek üzere.  Mascherano yaşıtları arasında ışığı söndürüp odadan ilk çıkan oldu belki de. Barcelona’nın şık vedası sonrası çok daha iyi bir emeklilik için Çin’in yolunu tuttu Arjantinli Küçük Şef. 34 yaş futbolu bırakmak için günümüzde erken yaş ama vitrinde kalabilmek için de çok geç.. Geçirdiği 10 ameliyatın ardından İspanyol Cazorla da artık kramponlarını çıkarmak üzere. Carlos Tevez’in çok milyonlu az futbollu kariyeri sonrasında döndüğü Boca Juniors’da bir sezon daha kalacağı meçhul.. 1984 doğumluların yaprak dökümünde yolu İstanbul’dan geçenlere gelelim. Kaleci Kameni’nin gelecek sezon Fenerbahçe’de kalma ihtimali var mı sizce? Bence yok… De Jong futbol oynamadan para kazandığı Galatasaray’dan ayrılıp Bundesliga’ya gitti ama da yolun sonunda. Adebayor ise Başakşehir formasıyla ligi sallamaya devam ediyor, yaşıtları arasında belki de en diri adam… Gelecek sezon oynar mı, oynar elbette.  Beşiktaşlı Adriano da bir sezonu da kaldırır çünkü takım içindeki rakibi Caner Erkin’den sahada daha genç duruyor. Futbol tarihinin en akıllı yatırımcısı ve en zengin futbolcusu ne Messi ne de Cristiano Ronaldo. Fransız Mathieu Flamini biokimya alanına yaptığı yatırımla bugün milyarlarca Euro değer biçilen bir şirketin iki ortağından biri. Keyif olsun diye oynuyor ve o da kramponlarını asacak. İki büyük stoper Juventuslu Chiellini ve Thiago Silva da 1984 doğumlu. Vitrinden düşecekler mi yeni sezon başladığında göreceğiz. Adı transfer haberlerinin manşetlerinden düşmeyen ama bir türlü bizim memlekete gelemeyenlerle 1984’lülere selam ederim: Lichtsteiner, Maxi Lopez, Pazzini ve Muntari… Evet Sabri Sarıoğlu da 1984 doğumlu, bırakır mı peki? Hiç sanmıyorum…

18 Mart 2018

Andre Gomes



Barselona güzel şehir, Akdeniz kıyısında güneşi bol, Gaudi’nin şaheserlerinin caddeleri, parkları süslediği, mutfağı lezzetli bir turist destinasyonu. Peki Barselona’da yaşayanlar mutlu mu? Gören ve bilenler şimdi soru mu bu diyebilir. Plajlarında günde 18 saat insanların spor yaptığı, şehir planlamasıyla Paris ile yarışan, tarihi dokusunu koruyan ve Messi’li Barcelona kulübüne ev sahipliği yapan bir şehirde yaşayanlar gerçekten mutsuz olabilirler mi? Bir adamın mutsuzluğundan eminim sözü ona getireceğim ama milyonlarca turistin geldiği Barselona’nın eski Barselona olmadığından yakınanlar, evlerin turistler yüzünden kiralanması yüzünden banliyöde oturmak zorunda kalan gençlerin protesto kampanyanları ve bir şehrin kimliğini kaybettiğine dair belgeseller arşivlerde. Şimdi mutsuz adamın hikayesine gelebiliriz…
Portekiz’de Porto’ya yakın bir kasabada doğan Andre Gomes, Benfica alt yapısından yetişti ve İspanyol kulübü Valencia onu kiraladığında sadece 21 yaşındaydı. Ülkesinde 14 maç forma giyen bir futbolcu için büyük sınavdı elbette. Gomes o sınavdan tam puan aldı ve kadrosundaki yıldızları kaybetmiş Valencia’nın geçiş döneminde iki sezonda 11’in değişmez oyuncusu oldu. Bir orta saha oyuncusu için uzun boyluydu (1.88 m), forvetin arkasında ve kanatlarda görev yapıyordu. Portekiz Milli Takımı, Euro 2016’yı kazandığında Andre Gomes, milli takımın önemli bir parçası olmayı da başarmıştı.
Barcelona, finallerden bir ay sonra Valencia’nın kapısını çaldı ve genç Portekizli için 35 milyon Euro nakit ve 20 milyon da ileri vadeli bonus ödemek üzere anlaştı. İspanyol medyasına göre Katalanlar kesenin ağzını fazlasıyla açmışlardı ve Iniesta, Rakitic, Busquets’in olduğu orta sahada Gomes ancak iyi bir yedek olurdu. Haklı da çıktılar. Gomes geçen sezon ne zaman şans bulsa top ayaklarına dolandı, en iyi bildiği şeyleri bile yapamaz oldu sahada.. Büyük kulüplerde forma giymek için yetenek yetmez. Hani yüzdeye vursak, yetenek yüzde 50, iyi antrenman yüzde 25 ve kalan 25 de zor günlerde vazgeçmeyecek bir karakter.
Barcelona’da Messi ve arkadaşları sahada güvendiklerine pas verirler, pas verdiklerinde de özgüven ararlar. Mükemmel takımda iyi olmak yetmez, çok iyi olduğunda bir parçası olursun. Andre Gomes bu sezon da kadronun zayıf halkası olmayı sürdürdü. Geçen sezon onu ligin en kötü transferi seçen gazeteler bu sezon da acımasızca eleştirmeye devam ettiler. Barcelona, Andre Gomes’den olmayacak denilen günlerde Coutinho için 160 milyon Euro ödeyince, her yorumcu aynı cümleyi kurdu: “Andre Gomes sezon sonunda gidiyor.”


İki hafta önce Atletico Madrid, Barcelona deplasmanına geldiğinde sezonun en kritik 90 dakikasında Andre Gomes kulübedeydi. Iniesta sakatlandığında 36. Dakikada oyuna girdi. Camp Nou tribünlerini dolduranlar için kredisi dolmuştu, her pas hatasında ve hatta her top ayağına geldiğinde onu ıslıkladılar. Kenarda teknik direktör Valverde, oyuncusunu yuhalayan tribünlere küfür ederken yakalandı kameralara. Andre Gomes’in kariyeri o akşam bitebilirdi ama bir dergi röportajı her şeyi ama her şeyi değiştirdi. İspanya’da yeni nesil spor dergiciliğinin yüz akı Panenka, Gomes ile röportaj için masaya oturdu. Portekizli birçok futbolcunun yapmadığını yaptı, zayıf yönünü ve dibe vurmuşluğunu ifşa etti. “Evimden çıkmak istemiyorum çünkü insanlar bana bakıyor ve o utanç duygusu sokağa çıkmama engel oluyor. Evde de kimseyle konuşmuyorum. Bunları düşünmek beni üzüyor ve kırıyor. Utanıyorum” dedi Gomes...
Barcelona forması giyen, posterlerde dağ gibi duran, ülkesindeki genç futbolcuların idolü birinden bunları duyabilmek kolay değildi. Gomes konuştu, adeta “Vuracaksanız vurun beni” dedi ve kazandı. Geride kalan haftada Barcelona, Chelsea’yi Şampiyonlar Ligi’nden elerken tribünleri dolduran 98 bin taraftar, son yarım saatte oyuna giren Andre Gomes’i ayakta alkışladılar, 10 gün önce yuhalanan genç adam topu her ayağına aldığında tribünlerin de rüzgarını arkasına aldı… En zor günlerinde susan yeri geldiğinde haddinden fazla eleştirilen Galatasaraylı Selçuk İnan’a bu köşeden dört yıl önce (Eylül 2014) bir çağrı yapmış hayatın sakatladığı adamlar sahada daha fazla "ölmesin" diye susmamasını  rica etmiştim. O susmayı tercih etti. Oscar Wilde’ın mısrasını demek ki bilen Andre Gomes’miş… /Herkes öldürebilir sevdiğini /Ama herkes öldürdü diye ölmez. 


11 Mart 2018

Cüzdandaki Yara Bandı



Şampiyonluk şansları yoktu, sezon başında şampiyon olma hedefleri de. Küme düşme tehlikeleri de. Geçen Cumartesi günü öğleden sonra Udine şehrine geldiler, her zaman kamp yaptıkları otele. Akşam önce Lazio-Juventus maçını izlediler, ardından Napoli-Roma kapışmasını. Bazı futbolcular tek kişilik oda da kalırdı onun gibi. Kaleci Marco Sportiello’nun odasına gitti, biraz Playstation oynayıp erken yatacaklarında, Udinese maçı Pazar öğleden sonra… Kaptan iyi akşamlar deyip odasına gittiğinde Sportiello ayakkabılarını odasında unuttuğunu fark etti. Whatsapp’dan mesaj attı: “Davide, ayakkabılarını unuttun.” Cevap hemen geldi: “Sabah kahvaltıya inerken alırım.”


Fiorentina kaptanı Davide Astori o kahvaltıya inemedi. Bütün takım onun kamplarda yemek yenilen salona ilk gelen olduğunu bilirdi. Malzemeci gidip kapısını çaldı. Açan yok. Telefonunu çaldırdı açan yok. Yöneticiye haber verdi, futbolcuların ne olduğundan haberleri yoktu. 09:35’te otel müdürü kapıyı açtı, oda düzenliydi, Davide yatağında “uyuyordu”. Telefonu baş ucunda… Takım doktoru hayatının en zor teşhislerinden birini yaptı. Çok geçti, Fiorentina’nın kaptanı saatlerce önce hayatını kaybetmişti. Ani ölüm sendromu… Çok değil bir hafta önce elektrokardiyografisi temiz çıkmış, Fiorentina ile hafta başında belki de kariyerinin son kontratını yapacaktı…

Bir evlat, bir erkek, bir baba … Gitti. İtalya Serie A gibi dünyanın en sert liglerinden birinde yıllardır aslanlar gibi defansta çarpışan bir sporcu o kahvaltıya inemedi. Fiorentina yöneticileri, Floransa’daki evinde hiçbir şeyden haberi olmayan ve iki yaşındaki kızıyla maç saatini bekleyen eşinin kapısını çaldılar.
Milan alt yapısından yetişen, idolü İtalyanların efsane stoperi Nesta olan, Maldini’nin maçlarını izleyerek büyüyen ama bir zaman sonra Milan’dan uzaklaşan Davide Astori’in ardından iki adamın sözleri ve gözlerini anlatacağım sizlere…

Tarihin en iyi sağ beklerinden olabilir. Barcelona onu hala arıyor olabilir. Yolu kariyerinin sonunda Juventus’a çıkan Dani Alves geçen yıl Şampiyonlar Ligi finalini kaybettikten sonra takım arkadaşları gözyaşlarına boğulurken kendine yeni kulüp bakıyordu. İtalyan kulübüne karşı 2015 yılında Berlin’de Barcelona formasıyla kazandığı Şampiyonlar Ligi finalinde giydiği kramponları sosyal medya hesabından paylaşınca Torino’da kıyamet kopmuştu. Takımın genç yıldızı Dybala için “Daha büyük takımda oynamalı” dediğinde ise bir daha Torino’da kahve içme şansı kalmamıştı. Herkes onun Manchester City’e, Barça’dan eski hocası Guardiola’nın yanına gideceğini sanıyordu. Bir engel vardı. Yakın geçmişte “Beş yıl öncesine kadar Manchester şehrinde tek bir kulüp olduğunu sanıyordum” sözünü sahibi kendisiydi, giderse de hayatı zorlaşacaktı… Paris Saint Germain’e imza attı. Şampiyonlar Ligi’ndeki Real Madrid maçı öncesi basın toplantısında Dani Alves’e Davide Astori’yi sordular. Verdiği cevapla salonda buz kesti: “"Astori'nin ölümü nedeniyle üzgün değiliz çünkü onu çok tanımıyorduk. Bu kaotik dünyada yapması gerekeni yaptı ve şimdi daha iyi bir dünyada. Bu dünyada çocuklar her gün açlıktan ölüyor. Önemli olan onlar" Dani Alves, açlıktan ölen çocukları hatırlamak duyarlılığını göstermek ve yardım etmek için Davide Astori’nin vefatını elbette beklemeyebilirdi…


İkinci adam, Giorgio Chiellini… Tottenham ile rövanşta işleri zordu. 2-2’nin rövanşında kupanın en genç takımına karşı kazanmak zorundaydılar. Maç öncesi Astori için saygı duruşunda gözünden yaşlar gelen emektar Chiellini oyuna kötü başladı ama toparladı. Öne geçen İngilizleri, üstelik de Wembley’de iki gol atıp devirdiler. Chiellini yine geçit vermedi, aslanlar gibi savaştı ve maçta sonra… Ona Davide Astori’yi sordular. “Hayatımın en zor akşamlarından biriydi. Yarın son kez onun yanında olacağız” diyen İtalyan savunmacı ertesi gün Floransa’da Juventus’u sevmeyen Fiorentina taraftarının boynuna sarılmış, Astori’nin yasını tutan insanların arasında ağlıyordu…

Chiellini, bu hayatta cüzdanında yara bandı taşıyanlardan… O yara bandını taşımak lazım çünkü bu dünya aynı zamanda kanatan, yaralayan Dani Alves’lerin de dünyası…

4 Mart 2018

Bankacıya Takım Teslim Eder misin?



Valizlerini hazırladılar, telefonlarını meşgul olmasın diye az görüşme yapıyorlar ve her hafta sonu lig maçlarının ardından teklifin gelmesini bekliyorlar. Mart ayıyla beraber Superman teknik direktörler mevsimini de merhaba demiş oluyoruz. Avrupa’nın en çok teknik adam öğüten ülkesiyiz ve kimin kaç takım çalıştırdığı hesabı artık yorumcularda değil istatistikçilerin dosyalarında. Superman hocalar, ligin bitimine 10-12 hafta kala sahneye çıkıyorlar, devraldıkları takım küme düşmezse bir günlüğüne kahraman oluyorlar ve yeni sezonu da muhtemelen yine televizyon karşısında açıyorlar. Türk futbolunda teknik adamlık eski futbolcu olmayı gerektiriyor. Kramponlarını astığında, UEFA lisanslı kurslarda diplomanı alıyor ve teknik direktör oluyorsun. Antrenman bilimine, insan yönetimine, taktiklere ne kadar hakimsin, karakterin yoğun baskı altında ne kadar dayanıklı bunu sorgulayan yok. Sorgulanınca da ağırlarına gidiyor, eski futbolculara göre futbolu onlardan daha iyi bilen yok… Fakat büyük resime baktığımızda da başarısızlığın bu kadar ödüllendirildiği, koltuğunu kaybeden bu kadar çabuk yeni koltuk bulduğu bir başka meslek yok…


Evet, konuyu “teknik adam olmak için futbol oynamış olmak gerekir mi?” getiriyorum elbette. O çok bilindik Jose Mourinho örneğini pas geçiyorum. 24 yıl öncesine gidelim, Baggio’nun topu bulutlara gönderdiği Dünya Kupası finaline. 11 yıl sonra Fenerbahçe’yi güzel futbol oynatıp şampiyon yapan Carlos Alberto Parreira, Brezilya’nın teknik direktörü. Karşısında ise bir zamanlar ayakkabı satan ve gençlik günlerinde amatör futbol oynamaktan öteye gitmeyen ama tarihin en iyi 10 teknik adamın biri kabul edilen İtalyanların efsane teknik adamı Arrigo Sacchi vardı. Sacchi’nin ellerinde büyüyen Milan ve oynadığı futbol, tarihin en iyilerinden biri olarak kabul ediliyor. Fransa’da Auxerre’i amatöre kümeden en tepeye taşıyan ve kült bir kulüp haline getiren Guy Roux 44 yıl aynı takımı çalıştırdı ama kimse ona sen nerede futbol oynadın demedi. 


Kimilerinin kaderinde ise profesyonel futbolcu olamadan yaşadıkları kazalar, sakatlıklar var. Chelsea’ye Şampiyonlar Ligi finali oynatan ve ülkesinde bir ömür teknik adamlık yapan Avram Grant, 17 yaşında geçirdiği motor kazası sonrasında teknik adamlığa yöneldi ve sıkı durun tam 14 yıl alt yapılarda çalıştı. Arjantin ile Dünya Kupası’na gelecek olan Jorge Sampaoli günümüzün en büyük taktisyenlerinden biri olarak kabul ediliyor. 19 yaşında ayağı kırıldığında profesyonel kontrat bile imzalamamıştı. Şili’yi 2015 yılında Güney Amerika şampiyonu yapan bu futbol tutkunu Arjantinli’nin oyuna dair yazılmış kitap ve eski maçlar arşivi dillere destan… Mourinho tercümandan fazlasıydı, Lizbon’da spor akademisinde okumuş ve oyuna her zaman bilimsel yaklaşmış Portekizli’nin yanında rakip takımları analiz ederek yetişen Andre Villas Boas aynı yoldan gitti. Porto’a kupalar kazandırırken, Chelsea’yi çalıştırırken kimse bu genç adam bir zamanlar nerede oynamış diye sorgulamadı. Liste uzar gider ama sona gelirken bir bankacıyı anmadan olmaz. Futbolda son 10 yılda devrim yapan 5 teknik adam say deseniz ben Guardiola’nın ardından onu iki numaraya yazarım. “Maradona”sız Napoli’ye çağ da sınıf da atlatan Maurizo Sarri, Avrupa’nın vitrinine çıkabilmek için 25 yıl çabaladı, bankacılığı bıraktı ve bugün 59 yaşında…
Elbette ki çimin kokusunu, tekmenin acısını, golün sevincini en iyi eski futbolcular bilir ama bu adamların da ortak noktaları futbol tutkuları, çok çalışmaları ve vazgeçmemeleri.  Bir gün bizde de bakarsınız bir bankacı, bir mühendis teknik adam çıkar bir takımı şampiyon yapar. Bizim gazetecilik yapmak için mutlaka iletişim fakültesi mezunu olmamızın gerekmediği gibi… “Nasıl olur?” diye soran olursa, önce kendimi ihbar edeyim…

27 Şubat 2018

Ricardo Quaresma
Superman vs. Clark Kent

Zidane'ın 2006 Dünya Kupası finalinde Materazzi'ye kafayı atıp oyundan atıldığı an en güzel cümledir: "Bir adamı gettodan çıkartabilirsiniz ama içindeki gettoyu çıkartamazsınız." Quaresma'ya da futbol sahasında defansa yardım etmesini, basit oynamasını, bencil olmamasını, rakiplerle ve hakemle dalaşmamasını söylersiniz. O, ne diyorsanız tersini yapar ama sahada bazen yaptıkları da hiçbirimizin aklına gelmeyen, nice yetenekli futbolcuların denemeyecekleridir.
Delilik ile dahilik arasındaki ince bir çizgide yaşayanlardan Quaresma... Yoksa kim geride olduğu bir derbide iki trivela dener ve birini uzak köşeye mıhlar ki... Rüştü, Ronaldinho ile birlikte Barcelona'nın kapısından girmişti. Net adamdır Quaresma, hocası Rijkaard ile anlaşamadığında "O varsa ben yokum" dedi. Barça'da kim kalmak istemez ki! O, yetiştiği Sporting'in rakibi Porto'nun yolunu tutarken, Katalanlar karşılığında Deco'yu aldılar.
Çok satan bir romanın yazarının da bazı cümlelerini anlayamayabiliriz hayatta, bir rock yıldızının giyim tarzını da garip bulabiliriz. Zor adamlardır, işin doğrusu her seferinde anlaşılmak, kabul görmek de hoşlarına gitmez... Futbol sahası da bir sahne ve sahneye çıkıp ürettiklerini sergileyenlerin o olmazsa olmaz egosu var Quaresma'da. Makas ortalarını, ayağının dışıyla vurduğu topları başkalarında göremeyeceğinin farkında. 18 yaşından beri oynadığı her kulüpte assolist... Assolist altı olan bu adam bir taraftan milyonlar kazanırken Beşiktaş'ta parayla satın alınamayacak olanı bulmuştu. Siyahbeyazlı formayla ilk ve ikinci döneminde Beşiktaş tribünlerinin ve takım arkadaşlarının ona hissettirdikleri sevgi ve şefkat ve de en önemlisi zorda olduğu zamanki hoşgörü...
Burak Yılmaz bir zamanlar Fenerbahçe'nin sağ kanadında oynarken yuhalandığı maçlarda başını öne eğer sonra da ruh halinin tezahürü gidip o başını sıfıra vurdururdu. Quaresma da geçti o günlerden. Inter forması giyerken San Siro'nun tribünleri üzerine çöküyordu Portekizli deli-dahi adamın. Burak da Quaresma da sonra sığınacak bir yuva buldular. Babam ve Oğlum'daki gibi; Beşiktaş bir oda verdi ona... F.Bahçe derbisinde Fernandao'nun golü sonrasında Mehmet Topal'ın alnının kanayıp yerde kaldığı pozisyonda tribünleri sakinleştirmeye çalışan adamın, Beşiktaş'a derbiyi iki golüyle kazandırması tesadüf değil. 
Portekiz'de ona genç yaşlarında "Mustang" lakabını takmışlardı. Sonra sahada akıllara ziyan hareketlerle yeteneğini konuşturduğunda "Harry Potter" dediler. Quaresma, kariyerinin başından beri "Superman" olduğunun farkında. O sadece  olduğu anlarda sevgiyi arayan, anlaşılmak, kabul görmek isteyen biri... Zaten kim bu siyah-beyaz aşk hikayesinde sevdiği için çabalarken, sevildiğini duymak istemez ki?

25 Şubat 2018

Cengiz Ünder



Yirmi yaşında okul arkadaşlarınızla üç gün Roma’ya gitseniz yapacaklarınız bellidir. Aşk çeşmesine para atar, İspanyol merdivenlerinde oturur bir dondurma yer, Kolezyum’un önünde gladyatör kostümü giymiş hatıra fotoğrafı için emekçilik yapanlarla bir poz verir, makarnaların annelerimizin pişirdiğinden daha sert olduğuna karar verir, ailenizden aldığınız harçlığı hele de futbol seviyorsanız Roma ya da Lazio maçında açık tribün biletini yatırsınız. Tarihi eserler, müzeler, neşeli dakikalar, keşfetmek de güzeldir arkadaşlarla birlikte olmak da, sonunda turistsinizdir, memleket hasreti basar, ailelerinize kavuşursunuz…


Bu yaz 20 yaşında bir Türk genci Roma’ya ilk adımını attığında karşısında onlarca gazeteci ve televizyon kamerası buldu. Francesco Totti’nin veda ettiği sezonun ardından yeniden yapılanma için İtalyan kulübü, dünyanın bir numaralı sportif direktörü İspanyol Monchi ile anlaşmıştı. Dani Alves’den Rakitic’e, Negredo’dan Gameiro’ya onlarca ismi üç kuruş paraya Sevilla’ya transfer eden ve “olduklarında” da 5-10 katına satan Monchi’nin İtalyan futbolunda yaratacağı devrim merakla bekleniyordu. Cengiz Ünder’i uzun zamandır takip eden Monchi, Manchester City ile girdiği transfer yarışında Roma adına son sözü söyleyen oldu. O ısrarcı olmasa Roma’nın patronları, bizim ligimizde sadece bir sezon forma giyen 20 yaşındaki bir gence 15 milyon Euro vermezlerdi. Kısaca Monchi’nin bir bildiği vardı da İspanyol sportif direktör takımın para eden isimlerini, Salah, Rüdiger ve Parades’i toplam 100 milyona satınca ortalık karıştı. Monchi, Roma’yı şampiyon yapmaya mı gelmişti, yoksa takımı satmaya mı? 

Kulübün eski futbolcusu ve İtalya’da son dönemin yükselen teknik admalarından Eusebio de Francesco, Monchi referanslı Cengiz için sezon başında temkinliydi. İlk gün Totti ile hatıra fotoğrafı çektiren Türk gencinin öğrenmesi gereken çok şey vardı. Kendini ispatlamak için ayağında fazla top tutuyor, takım oyununa uymuyor ve İtalyan futbolunun olmazsa olmazı taktik disiplin için tecrübesi sıfıra yakındı. Yakın geçmişte Salih Uçan’ın Roma’da yaşadığı bozgunu çok iyi hatırlayan Roma taraftarının da Cengiz’den büyük beklentisi yoktu doğrusu… Salah, İngiltere’de harikalar yaratınca Monchi’yi Cengiz Ünder transferi için eleştiren İtalyan gazeteciler, vatandaşları teknik adam Di Francesco’nun bu transferi istemediğini de yazdılar.


Başakşehir kulübüne veda töreninde anne ve babasıyla mikrofonlar karşısına geçen Cengiz için doğrusu zor günlerdi. Spor gazeteleri Juventus’un Arjantinli starı Dybala’yı örnek gösterip ona “Türk Dybala” demiş beklentilerin çıtasını çok yükseğe koymuştu. Cengiz’in devre arasında bir takıma kiralık gideceği konuşulmaya başlanmıştı. Bir taraftan İtalyanca dersler alan, bir taraftan da idmanlarda hocasının dediklerini yapabilmek için çırpınan Cengiz’in kulaklarını tüm bunlara kapamış olması onun İtalya kariyerinde çıktığı ilk basamaktır.
İtalya futbolunda devrim yaratan adam olarak bilinen Zeman’ın öğrencisi olan Di Francesco genç oyunculara inanan ve şans veren hoca olarak bilinirdi. Daha 18 yaşındayken vitrine çıkardığı Marco Verratti bugün PSG orta sahasında. Santrfor Luis Muriel, rekor ücretle Sevilla’ya gitti. Lecce günlerinde yetiştirdiği Juan Cuadrado bugün Juventus forması giyiyor. Hırvat sol bek Vrsaljko ve İtalyan futbolunun son dönem golcülerinden Domenico Berardi de, Eusebio Di Francesco’nun parlattığı genç oyuncular…
Bazen ne kadar çalışsanız ne kadar yetenekli olsanız da futbolda size inanan, sizdeki futbolculuk kumaşını gören ve genç yaşınızda ayaklarınız titrediğinde, taraftar ve medya üzerinize geldiğinde bir baba şefkatiyle size koruyacak, kollayacak insanlara ihtiyacınız var. Onlar size sadece futbolu değil, hayatı da öğretirler… Cengiz Ünder ile Monchi-Di Francesco ikilisini bir araya getiren kader değil, kariyer yönetimidir…

18 Şubat 2018

İçinden Futbol Geçen İnsan Hikayeleri



Yıllar önce futbolcularla yaptığım röportajlarda çocukluk günlerinden çıkıp formayı giydikleri son maça kadar bir dizi sorar hepsi birbirinden farklı hayat hikayelerini aktarırken sayfanın bir köşesini kısa sorulara ayırırdım. Bu insanların posterlerini duvara asan gençler onların okuduğu son kitabı, en sevdiği şarkıyı, annesinin elinden çıkma en favori yemeği, hayranı oldukları aktör-aktristleri unutamadıkları filmleri merak ediyorlardı. Bütün futbolcuların cüzdanlarının ve otomobillerinin torpido gözlerini boşaltmalarını istiyor bir masaya yayılmış kartlar, fotolardan, müzik albümlerinden bir başka hikaye çıkıyordu.
Dünyanın en yerinde böyledir. Sevdiğiniz futbolcunun favori 10 şarkısının listesini merak edersiniz, uğurlu rakamını, ağzına sürmediği yemeği, fobilerini, hobilerini… Bu güzel oyunun aktörleri sadece krampon giydikleri 90 dakikalarda birer gladyatördür. Hayatın geri kalanında ise gelecek kaygısı olan bir genç bir zaman sonra da çocuğu ateşlendiği için aklı onda idmana çıkan bir babadırlar. Bu duyguları bize hiçbir maç vermez, veremez. Sahnenin arkasında kostümsüz hayatta neler olduğunu çoğu zaman röportajlar ve belgeseller ışık tutar…
Lafı bugünlerde tüm dünyada yankı yaratan üç projeye getireceğim. Taze fırından çıkanı, Netflix tarafından 190 ülkede aynı anda yayınlanmaya başlayan Juventus belgeseli. İtalya’nın en başarılı kulübü olabilirsiniz belki de dünyada yüz milyonlarca genç 11’inizi ezbere sayabilir ama tarihinizi anlatan bir belgeseli yeryüzünün her köşesine nasıl taşıyabilirsiniz ki! Spor yayıncılığında, dijital platformların üstlendiği yeni misyon budur. ESPN’in o çok meşhur “30 for 30” spor belgesellerini duymamış olabilir misiniz?


İkinci proje Barcelona’ya ait. Gerçekten de Barça’nın artık kendini tanıtmaya ve anlatmaya ihtiyacı var mı diyebilirsiniz ama Katalan kulübünün yönetimi öyle düşünmüyor. Konunun bir numarası Pixar ile Barcelona’yı anlatan bir animasyonun son görüşmelerini yapıyorlar. Japonların sadece kendi çocuklarına değil bir zaman sonra tüm dünyaya futbolu sevdiren Kaptan Tsubasa çizgi filmini izlememiş olan var mı peki? Basketbolu, Beyaz Gölge dizisiyle daha çok seven kaç jenerasyon var sizce bizde?
Üçüncü proje, son yılların flaş ekiplerinden Manchester City’e ait. Bu sezonun hikayesi ilk haftadan beri kayıt altına alınıyor. İngiliz kulübünün soyunma odası Amazon Prime ekibine kapılarını sonuna kadar açtı. Manchester City’i bu belgesel projesine sokan son ise son çeyrek aşırın en büyük futbol endüstrisi gurularından eski Barcelona profesyoneli Ferran Soriano.  Pep Guardiola ve takımının bir yıllık serüveni önümüzdeki yıl Amazon Prime aracılığıyla 200 ülkeye ulaşacak…

 40’a yakın kamerayla çekilen maçlar, 360 derece teknolojisiyle kocaman bir dünya olan o goller, sadece bir teknik adamı ya da futbolcuyu çeken kameralar, ultra ultra yüksek çözünürlüklü yayınlar ve onları izlediğimiz dev ekranlar, pas sayıları, koşu mesafeleri, koca bir tarihi bir anda önünüze getiren istatistikler… Bunların hepsi güzel ama oyunu sevenler insan hikayesi de izlemek istiyor. O teknik adam ve futbolcuların da kendileri gibi olduğunu görmek huzur veriyor insanlara… Sadece güldüklerini değil ağladıklarını, acı çektiklerini, korkuları olduğunu görüyorsun o belgesellerde… İşte o zaman onlar kadar bir futbol sahasında koşamazsan da daha fazla sevmeyi ve en önemlisi saygı duymayı öğreniyorsun… Daha çok futbol belgeselinin çekildiği ve tüm dünyada yayınlandığı bir Türkiye’ye itirazı olan?..

Dybala-La Joya / Belgesel

11 Şubat 2018

Sponsorlar Sosyal Medya ve Neymar



Lionel Messi, oğluna kitap okurken çekilmiş bir fotoğraf karesini Instagram hesabında paylaştığında her detaya dikkat eden takipçileri yatakta masumca bırakılmış telefona takılmışlardı. Dünyanın en çok kazanan futbolcusu, en son model en pahalı ya da altın kaplama telefonu kullanır diye düşünenler hayal kırıklığına uğramışlardı. Messi paraya mı kıyamamıştı? Elbette değil. Telefon markasından yılda 15 milyon dolar kazanan Arjantinli elbette ki gündelik hayatında o markayı kullanmak zorundaydı, ya da Barcelona’nın sponsoru otomobil markasının ona verdiği son modelle stadyuma gelmeliydi.


Sosyal medyada direkt reklam kadar ürün yerleştirme de artık milyonlar kazandırıyor. Barcelona’da yılda 22 milyon Euro kazanan Neymar’ın Paris Saint Germain’in teklifini kabul ederken tek nedeni elbette ki Fransız kulübünden yılda alacağı 37 milyon Euro değildi. Barcelona’da Messi’nin gölgesinde kalan Neymar, Paris’te kendi krallığını ilan etti. Nasıl mı? Pazar gününüzü rakamlara boğmak istemem ama yeni medya gerçekleri başka türlü anlatılmıyor. 2009’da sahneye çıktığında Brezilya’da kulübünden yılda 1.2 milyon Euro kazanan Neymar, İspanya’ya adım attığında Güney Amerika kıtasında markalar için zaten ikon bir isimdi. Barcelona ona yılda 15 milyon Euro verdiğinde Brezilyalı yıldız 22 milyon Euro da reklamlardan kazanıyordu. 19 yaşında Nike ile imzaladığı kontratı 2021 yılına kadar uzatan Neymar, Ronaldo gibi yılda 12 milyon Euro’yu kasasına koyuyor. Volkswagen, Panasonic, Gillette, Castrol, Beats ve Police ile yaptığı reklam anlaşmalarıyla Barcelona kariyerini geçiren Neymar  Paris Saint Germain formasıyla çok daha büyük bir fırsatı yakaladı.  Sosyal medya mecralarındaki takipçi sayısını göre bir gönderimin değerini ölçen Blinkfire şirketinin açıkladığı rakamlar başta Neymar olmak üzere spor dünyasının yıldızlarının artık birer holding haline geldiğini gösteriyor. Brezilyalı yıldızın, Instagram’da 88.8 milyon, Facebook’ta 60 milyon ve Twitter’da 37.6 milyon takipçisi var ve ben bu satırları yazarken takipçi sayısı elbette ki artıyor. Bu üç sosyal medya platformunda Ocak ayında 74 paylaşım yapan Neymar’ın her fotoğrafta reklam yapmadığı bir gerçek ama yaparsa ne kazanır? İşte o çılgın rakam!


Reklam sektörüne göre toplam takipçi sayısıyla Neymar’ın bir Instagram ya da Facebook paylaşımı için alması gereken para 459 bin Euro. Dünya Kupası finalinde bir marka Avrupa’da yayıncı kuruluşlara reklam vermek istediğinde de bu parayı ödediğini bir kenara yazalım ve hesap makinesiyle yola devam edelim. Neymar aylık paylaşımlarının yarısını bu marka tanıtımlarına ayırsa PSG’den aldığı yıllık ücreti iki ayda cebine koyabilir. Üstelik Brezilyalı sosyal medyanın bir numarası değil. Cristiano Ronaldo, 120 milyonu Instagram’da olmak üzere toplam 300 milyon takipçiye sahip. LeBron James parkenin efendisi ama yeşil çimlerin bir hayli gerisinde ve toplam 98 milyon takipçisi var. Transferi sonrasında Paris Saint Germain’in sadece ürün satışlarını değil sosyal medyada takipçi sayısını da uçuran Neymar’ın sadece Internet kanalıyla reklamlardan 50 milyon Euro kazanabilme ihtimali futbol dünyasında kulüpleri de yeni düzene uyan kontratlar yapmasını gerektiriyor. Oyunun imaj haklarının yarısını ya da daha düşük bir yüzdeyi kontratta talep eden kulüpler de elbette ki haklı… Sonuçta sahne onların, kostüm onların, rolü veren de onlar, assolist olarak sahneye çıkartan da… 

Futbol dünyasının yıldızlarının fotoğraflarına bakıp pantolon, gömlek, saat, kulaklık, ayakkabının fiyatını yazanlar da yeni medya düzenine ayak uydurmalı… Mesele o ürünlerin etiket fiyatı değil, bu starların o kulaklıkla müzik dinlemek, o saati koluna takmak için kaç milyon aldığı….

Fransa Ligue 1 Yıllık Ücretler-2018





4 Şubat 2018

Ciro Nagatiello



Manchester United’ı dünyanın en çok kazanan kulübü yapıp ardından Chelsea’nin yolunu tutan Peter Kenyon, Uzakdoğu pazarını en iyi kullanan yönetici olarak bilinir. Yüksek alım gücü olan Japon futbolseverlere başta forma olmak üzere resmi ürünleri satmak için posterlik futbolculara ihtiyaç vardır. United ve Chelsea’nin böyle bir sıkıntısı yoktu. Beckham ikon futbolcuydu ve önce United ardından Real Madrid ile Japonya fethedildi. Avrupa’nın dev kulüpleri Uzakdoğu turnelerine çıktılar, formalara imzalar atıldı, hatıra fotoğrafları çektirildi, taraftar dernekler kuruldu… Internet çağında para kazanmanın formüllerinden biridir, ürettiğin içerikle bir bir topluluk oluştur ardından elindeki ürünleri onlara sat. Kadrosunda süperstar olmayan kulüpler ne yaptı peki? Japonların duvarlarına posterlerini astıkları futbolcuları kadrolarına kattılar. Nakata 19 yıl önce Perugia formasını giydiğinde binlerce Japon orta halli İtalyan kulübünün formasını satın almış, Çizme’ye maç turları düzenlenmeye başlanmıştı. Nakata yetenekli adamdı ama Japon futbolcuların bir pazarlama objesi olduğu ve takıma faydalarından daha çok ürün satışı için transfer edildikleri de her zaman söylendi, kimi futbolcular da bu tezi haklı çıkardı. Lafı Galatasaray’ın yeni transferi Nagatomo’ya getireceğim ama ondan önce sarı kırmızılı formayı 11 yıl önce giyen Inamoto bir zamanlar Arsenal’e imza attığında İngiliz medyası, Japon futbolunda büyük emeği olan Londra kulübünün hocası Arsene Wenger’e “Inamoto’yu o değil pazarlama departmanı aldı” diye takılmıştı…


Kagawa, Nakamura, Honda, Okazaki, Hasebe ve Ono’yu bugün Avrupa’da bilmeyen futbolsever yok. Yuto Nagatomo da bu listenin bugünlerde manşete çıkan adamı. FC Tokyo’dan ayrıldığı gün 25 bin taraftarın uğurladığı ve Cesena forma giydiği günlerde oynadığı futbolla Avrupa’nın devlerinin radarına giren Nagatomo, uzak ve derin bir kültürün temsilcisi olarak eski kıtaya en iyi uyum sağlayan Japon futbolcu olarak biliniyor. Nakata’nın anılarında bahsettiği üzere Japon futbolcular için Avrupa’da tek sorun dil ya da farklı mutfak değil. Yaşama bakışları, eğitimleri ve toplum içindeki davranışlarıyla Avrupa onlar için Amazon ormanları gibi. “Herkes kendinden bahsediyordu. ‘Ben, ben, ben’i duymak sıkıldım başlarda. Sürekli kendini savunma zorunda kalan bir topluluğun içine gelmiştim. Japon kültürüne çok uzaktı. Bir zaman sonra bizde hiç olmayanı yaptığımı farkettim. İtalyanlar gibi, konuşurken ellerimle de derdimi anlatıyordum” diye anlatır o günleri Nakata…
Nagatomo, kısa süren Cesena macerasının ardından geldiği Inter’de yedi sezon kalmayı başardı. İtalyanların hafif çatlak adamı Cassano takım arkadaşı için “En iyi anlaştığım futbolcu Nagatomo. İkimiz de birbirimizin ne dediğini anlamıyoruz ama çok iyi arkadaşız” demişti. Galatasaray’ın eski 10 numarası Sneijder ile de çok yakın dost olan Nagatomo, Inter soyunma odasındaki eşek şakalarının, kahkahaların da baş kahramanı. Japon futbolcunun güney İtalya kültürüne merakı, Napoliten şarkıları ezberlemesi ona yeni bir isim kazandırmış: “Ciro Nagatiello”. Eşi Tairi’ye evlenme teklifini Inter’in stadı San Siro’da yapan Nagatomo hakkında bugüne kadar yayınlanmış iki kitap var. 25 yaşında otobiyografisi yayınladığında “Biraz erken değil mi?” diyenler olmuştu.
Haziran ayındaki Dünya Kupası 31 yaşındaki Nagatomo için son büyük fırsat. Milano’da kendisine sushi hazırlayan ustasını yanında getirdi mi bunu da öğreneceğiz ama bildiğim bir şey var. 55 numaralı forma Galatasaray taraftarına Sabri’yi hatırlatır. Kariyeri boyunca 5 numara giyip Inter’e geldiğinde Stankoviç 5’in sahibi olduğundan 55’i seçen Nagatomo kendisine Florya’da başka bir numara seçsin, aksi takdirde auta attığı her ortada Sabri’nin kulakları çınlar…


28 Ocak 2018

1996 Yazı Sıcaktı Anımsıyor musun?


Basit bir soruyla başlayalım: “Futbol 50 yıl önce daha popüler daha izlenir bir spor dalı mıydı? Avrupa’da 60-70 yıl önce yapılan 80-100 bin kapasiteli stadyumların benzerleri neden son 25 yılda yapılmadı?”
Şimdi cevap bulmaya çalışalım: “Kısa cevabı, insanlar artık konforu seviyor. Beton yığını stadyumlar, tahta sıralar, güvenlik kriterlerinin olmadığı ayakta izlenen maçlar, tadı unutulmaz köfte ekmekler, demi kaçmış çaylar yok artık. Futbolsever artık bilet peşinde koşmuyor. Kombine ile koltuğunu da sağlama alıyor, açık büfelerde yemekler yeniyor, ısıtmalı tribünlerde kış günü titremeden maç izleniyor, omuza omuza tezahüratı hatırlayan yok, yenilsen de yensen de zaten gereksiz bir romantizm genç kuşaklar için.
Geçmişte ne localar vardı ne de VİP tribünler. Stadyum dediğin iki açık tribün bir kapalı (üstü açıksa Maraton) bir de numaralı tribündü. Futbolsever olmak artık sevda yetmiyor. Bizim büyük çaresizliğimiz değil bu, tüm Avrupa aynı sıkıntıyı çekiyor. Kimse yeni stadımı 90-100 bin kapasiteli yapayım demiyor. Juventus gibi dev bir kulüp 42 bin taraftar bana yeter diyor yeni stadında. Milano ve Roma’da dev ve eski stadyumları kullanan dört İtalyan kulübünün hala maket olmaktan kurtulamayan yeni stadyumları da 50 bini aşmayacak. Ne Real Madrid ne de Barcelona yeni stadyum yapmayı aklından geçirmiyor. Şehrin göbeğindeki mabedlerini şehir dışına taşımak yerine yenileme projeleri geliştirip para olmayınca da ertele tuşuna basıyorlar…
İngilizlerin 4 milyon sterlin ile başlayan ve yeni ihalede 5 milyar sterlini aşması beklenen Premier Lig yayın hakları bize şunu anlatıyor. Futbolda artık daha çok para var ama futbol tribünlerin değil artık dev ekranların güzel oyunu. Hakkını vermek lazım, yüksek çözünürlükte yapılan yayınlar, 35 kamerayla çekilen maçlar, öncesi ve sonrasındaki yorumlarıyla futbol Avrupa’nın her yerinde birçok insana göre evde izlerken de güzel…
Neymar’a 222, Coutinho’ya 160 milyon Euro bonservis ödenen futbol ekonomisi nereye koşuyor peki? Gerçekten paniklemeli miyiz bu oyunu sevenler olarak? Bir adım geri çekilip baktığımızda tüm astronomik bedelli transferlerin bir çemberi oluşturan kulüpler arasında yapıldığına ikna olursak paniğe gerek yok. 100 milyon ve üstü alan kulüpler belli. Barcelona, Real Madrid, PSG; Manchester United, City, Chelsea, Juventus… Evet futbolcular 20 yıl öncesine göre inanılmaz paralar kazanıyorlar, evet Cristiano Ronaldo’nun garajında her biri milyonluk 10 otomobil var, evet Platini de sıradan bir Fransız malı otomobile biniyordu ama değişen bir şey yok. Ronaldo da gideceği yere gidiyor, Platini de gidiyordu… Transfer domino taşları gibi.. Liverpool yok yere bir stopere 80 milyon ödüyor diyorsunuz, ertesi gün 160 milyona bir oyuncusunu satıyor. Barça 222 milyon kazandı Neymar’dan satırı arşiv olmadan Dembele’ye 120 milyon ödüyorlar Katalanlar. Juventus, Higuain’i alıyor, Pogba’yı satıyor vs. vs…
1996 yılına döneceğiz, tablolarda Avrupa’nın üç liginde o günlerin büyük yeteneklerine ödenen bonservislerin sudan ucuza olduğun görecek ve belki de gözlerinize inanamayacaksınız. Şaşırmayın, şaşırmak bir gençlik eylemidir…


1996’DA YILDIZLARIN BONSERVİSLERİ

İNGİLTERE
Shearer (Newcastle)         15 milyon Sterlin
Di Matteo (Chelsea)          4.5 milyon
Poborsky (Man. United) 3.6 milyon
Ravanelli (M.Brough)       7 milyon

İSPANYA
Ronaldo (Barcelona)        12.8 milyon
Mijatovic (Real Madrid)  6.4 milyon
Rivaldo (La Coruna)          5.4 milyon
Karpin (Valencia)               5.3 milyon
Romario (Valencia)           4.8 milyon
Seedorf (Real Madrid)     3.2 milyon
Davor Suker (Real Madrid) 5.2 milyon

İTALYA
Chiesa (Parma)                  10 milyon
Boksic (Juventus)              6 milyon
Thuram (Parma)                4.5 milyon
Toldop (Fiorentina)                      4 milyon
Djorkaeff (Inter)                           3.6 milyon

Zidane (Juventus)                         3.2 milyon 

21 Ocak 2018

Sen Gidince...


Bugün Jorge Mendes ve Mina Raiola’nın bir numaraya oynadığı menajerlik mesleğinde bir zamanlar büyük ağabeyleri eski bir spor gazetecisi olan Pini Zahavi’ydi. 1974 Dünya Kupası’na maçları izlemekten daha çok teknik adam ve kulüp yöneticileriyle tanışmak için giden Zahavi’nin işi zordu. İngiltere’ye oyuncu satmak istiyordu ama Ada’daki teknik adamlar bırakın onun getireceği İsrailli futbolcuları Avrupa kıtasındaki oyuncuları bile tanımıyordu. 80’lerde Liverpool’a Avi Cohen ve ardından Rosenthal’ı satan Pini Zahavi’nin iki kozu vardı, biri ağzı iyi laf yapıyordu iki; Liverpool tesislerine ülkesinden kasa kasa portakal taşıyor, eli boş gitmiyor, herkese kendini sevdiriyordu. Teknolojinin emeklediği yıllar elbette. Bırakın interneti, bir başka ülkenin lig maçlarını bile izlemenin zor olduğu günlerdi.

Bugün bir teknik adam ya da kulüp yöneticisi için transfer listesindeki futbolcunun oynadığı bütün maçların görüntüsüne ulaşmak bir tuş ötesinde. Yetenek avcıları sadece sahadaki performansı değil oyuncuların özel hayatlarını hakkında çıkan haberleri de raporluyorlar. Yani, Brezilya’ya oyuncu izlemeye gitmenin modası geçti. Avrupa’nın dev bütçeli kulüpleri, dünyanın dört bir köşesinde yerel izleme komiteleri kuruyor ve bırakın fidan olmayı futbolcu daha fide verirken ileride ne hasat alacaklarının hesabını yapıyorlar. Bugün Türkiye’de bir futbolsever Cumartesi günü ekran karşısına geçip, Pazar gece yarısına kadar aralıksız naklen yayınlanan maçları izleyebilir. Bugünün gençleri Avrupa’nın 5 büyük liginde şampiyonluk yarışındaki takımların 11’lerini ezberden sayıyorlar. Zahavi’nin video kasetlerle oyuncu tanıttığı yıllarda ansiklopediden 200 ülkenin başkentini ezberleyen kuşak ise bugün artık 40 yaşın üzerinde…

Taraftarlık hele de babayla maça gitmek en güzel çocukluk hatırasıdır, gençlik günlerinde tutulan takıma kendisine aynı yaşta bir futbolcu geldiğinde insan büyüdüğünü anlar. Gün gelir kendisiyle aynı yaşta futbolcu takımında kalmadığında, sahadakilerin hepsinden duvarlara fazla takvim asıldığında ise Yaş 35 şiiri anlam kazanır…

Bir fotoğrafa bakarak yazıyorum bu satırları… Best, Platini, Maradona’nın lig kariyerlerinin tamamını izleyebilmek mümkün değildi. Fotoğraftaki gençler, 90’ların sonunda Arjantin 23 yaşaltı milli takım formasını giydikleri günlerde bir araya gelmişler. Kimi Boca Juniors’lı kimi River Plate’li. Hepsinin hayalleri var, fonda The Cranberries çalıyor mesela, Dolores O’Riordan’ın eşsiz sesi yankılanıyor Buenos Aires’te, Londra’da, İstanbul’da, Ankara’da…
Bu gençler Arjantin’e 1997’de Dünya Gençler Şampiyonası’nda getiren gençler ve bizim için özel olan, bu futbolcuların yıldız olma yolunda ilerdiklerini günden kramponlarını astıkları güne kadar tüm kariyerlerini izleyebilmiş olmamız. Sol bek Diego Placente’yu belki her futbolsever hatırlamaz ama Samuel, Riquelme, Aimar ve Saviola dendiğinde bu oyunu seven herkesin hatırladığı bir gol, bir maç bir hikaye vardır mutlaka…



Şimdi fonda yine The Cranberries çalıyor;  İstanbul nere Buenos Aires nere… Erkin Koray’ın “Öyle Bir Geçer Zaman ki” sindeki eşsiz yorumu, Dolores O’Riordan’ın “When You’re Gone”daki (Sen Gittiğinde) kalp ağrısı sesine karışıyor. “Ama seni özleyeceğim gitmiş olduğun zaman” diyor Dolores, “Öyle bir geçer zaman ki /Dediğim aynı ile baki/ Birden dursun istersin/Seneler olunca mazi/Öyle bir geçer zaman ki” diyor Erkin Koray… Samuel, Placente, Riquelme, Aimar ve Saviola kramponlarını asıyorlar, formalarını çıkartıyorlar, Dolores O’Riordan ölüyor ansızın 46’sında… “Sen gittiğinde” kalıyor geriye bir de öyle bir geçer zaman ki…